Altından Çapanoğlu çıkan Yozgat isyanı ve Çerkez Ethem

“Altından çapanoğlu çıkmak” deyimi, girişilen işte başa dert olacak bir durumla karşılaşmak anlamında kullanılır. (TDK) Genel anlatıma göre; Osmanlı döneminden beri Yozgat’ta yaşayan ve hükümet boşluğundan istifade eden Çapanoğulları zamanla Yozgat sınırları dışına taşar. Sadece halk arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu çekingenlik yaratır. Böyle bir dönemde, bir yolsuzluk kararını kovuşturmakla görevli bir müfettiş, işin içinde Çapanoğullarından birkaç kişinin de olduğunu tespit eder ancak Aile’nin nüfuzundan çekinir ve yakın bir arkadaşına olayı anlatıp fikrini sorar. O da kendisine, işi fazla kurcalamamasını, altından Çapanoğlu” çıkarsa sıkıntı yaşayacağını söyler.

Devlet hakimiyeti pekiştirilse de Osmanlı, XV. yüzyıldan beri Yozgat’ta süregelen isyanlarla uğraşmıştır. İki yüz yıl sonra Devlet tarafından buraya yerleştirilen Türkmen Çapanoğulları da birçok karışıklığa neden olacaktır. XVIII. yüzyılın ortalarında Aile’nin başındaki Ahmet Ağa, devlete hizmet eder ancak yöre halkı da zulüm görmeye başlar. Maraş valiliğine de göz diken Ahmet Ağa idam edilir. Yörede yeniden etkin hale geldiklerinde ise çevredeki diğer ayanlarla (taşranın kodamanları, eski idareciler) mücadeleye girişirler. Gelişen olaylar neticesinde Çapanoğulları XIX. yüzyılın ortalarından sonra yönetim kademelerinden uzaklaştırılır. Milli Mücadele’nin başladığı sıralarda Çapanoğulları tekrar sahnededir.

Mustafa Kemal Atatürk’ü derinden üzen, 1920’deki idareye büyük sıkıntılar yaşatan iç isyanlar, neticede Türk’ü Türk’e kırdırmış, Yunan ordusunun ilerleyişini hızlandırarak Balıkesir ve Bursa’nın işgal edilmesine zemin hazırlamıştır. Çapanoğulları ayaklanması da bunlardan biridir.

Ayaklanma başladığında Ankara hükümeti Çapanoğlu kardeşlere bir “hey’et-i nâsıha” (âkil adamlar) gönderir ancak başarılı olunamaz. Çapanoğlu kardeşler için tevkif emri verilir.  Ayaklanma yayılınca da, bölgeye Çerkez Ethem ve kuvvetleri sevk edilir. Neticede isyan bastırılır, İstiklal Mahkemeleri, isyanın sorumlusu olduğu anlaşılan 12 kişi için idam hükmü verir.

O günlerde yeni hükümetin “halktan asker derleyecek ya da bazı sınıfları silah altına alabilecek durumu”* yoktur. Bu nedenle Çerkez Ethem görev için çağırılmıştır. Yapılan toplantılarda, Ethem’in; “Yozgat isyanını bile söndürmekten âcizsiniz… Anladığım şudur ki, baştan beri vaziyeti kavrayamadınız. Yahut şahsî ve daha ehemniyetsiz şeylerle meşgul oluyorsunuz…”* ve benzeri, haddi aşan “azar” ları karşısında sessiz kalan Mustafa Kemal, isyanın bastırılmasının ardından yine de Ethem’i tebrik edecektir.

Mustafa Kemal, gelinen noktayı şöyle verir:   

“Ethem Bey Anakara ve Ankara’daki hükümet üzerinde bile otorite kurma denemesinde bulunmuştur. Sözde, Yozgat ayaklanması, Yozgat’ın bağlı bulunduğu Ankara valisinin kötü yönetiminden kaynaklanmış; dolayısıyla ayaklanmaya sebep olanlar hakkında uyguladığı cezayı, ki o ceza asılarak idamdı, Ankara valisi hakkında da olay yerinde kendisi uygulamaya karar vermişti. Yozgat’a gönderilmesini istediği Anakara valisi, ulusal mücadelede çok büyük hizmet ve özveride bulunmuş ve bulunmakta olan Yahya Galip Bey’di… İşte böyle bir kişiyi kendi eline, idam sehpasına vermeye bizi zorlamakla en büyük otorite ve etkiyi kazanabileceğini düşünmüştü. Elbette Yahya Galip Bey’i veremezdik ve vermedik. Ethem ve kardeşleri bu konuda fazla ısrar etmediler. Fakat Yozgat’ta, özellikle milletvekillerine, ‘Ankara’ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi başkanını Meclis önünde asacağım’ yollu boşboğazlıkları işitilmiştir. Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Bey de bu boşboğazlığı işitenlerdendir.” (Nutuk; Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, s.321)

Görüldüğü gibi benlik gururuna kapılan Ethem durmak bilmez. “Asacağım!’” sözleri de Ankara’da ağızdan ağıza dolaşmaya başlar… Şevket Süreyya Aydemir şöyle yazar: “Sonra ne oldu? Olanlar şu: Çerkez Ethem o günden sonra artık bir milli kahraman olmaktan koptu. Bu, sonun başlangıcıydı…”*

Bu isyanın sebepleri arasında; padişaha sadakat, Çerkez nüfusunun Saray ile olan ilişkisi ve süreğen (kronikleşen) eşkıyalığın geldiği nokta da sıralanabilir. Aydemir; “Anadolu isyanları hep temelsiz, çökmüş, gerici ömürsüz sloganlarla yürütülmek istendi. Yahut da mesela; Mustafa Kemal İttihat ve Terakki rejimini diriltmek istiyor… Mustafa Kemal’i başımızda padişah istemiyoruz… Mustafa Kemal Bolşevikliği getiriyor…”* ifadeleriyle isyanların sebeplerine değinir ve şöyle devam eder: “Anadolu isyanlarında yalnız gerici tesirler işlemiştir. Din ilkesi, dindar olmaktan ziyade cahil olan alt tabakalarda alabildiğine sömürülmüştür. Ne devlet ne Halife ne Padişah hakkında en basit fikirleri olmayan kara kalabalıklar, hatta katiller, eşkıyalar, soyguncular ve nizam düşmanları; dinin ya da Halife’nin emirleri, fetvaları peşinde ayaklandırılabilmişlerdir. Yunanlılara karşı savaşanların kâfir, milli kuvvetlere karşı harp edenlerin gazi, şehit olacaklarına inandırılabilmişlerdir.”

Dinin kullanıldığı bu yapıyı günümüzde ve artık her alanda görmek mümkündür…

Canan Murtezaoğlu

 

*Şevket Süreyya Aydemir; Tek Adam, Cilt II, Remzi Kitabevi, sayfalar: 304, 306, 312, 315 ve 316