Başkası adına konuşmak

Atatürk’ün yolundan yürümek, onun karakter özelliklerini yakından tanımayı, bilmeyi gerektirir. Mustafa Kemal, gıyabında şahsı ile ilgili tasarrufu sevmez, bunu kişisel haklarına bir saldırı olarak görür ve mutlaka günü ve yeri geldiğinde duyduğu rahatsızlığı paylaşmayı görev bilir.  

İstanbul’un işgalinden on gün önce (6 Mart 1920) Mustafa Kemal’e, Rauf Bey tarafından çekilen telgraftan bir bölümü verelim:

Ankara’da 20. Kolordu Komutanlığı’na

“… Özetle, şimdiye kadar Padişah doğrudan doğruya Tevfik ve Ferit paşalardan başka kimseyi kabul etmemiş, Ferit Paşa’yla görüşmesi de gizli olmuştur. Saray’ın adamlarından, güvendiğinizi bildiğim bir kişi Perşembe günü Padişah Hazretleri’nin çok yakınları adına beni özel olarak gördü ve düşüncemi sordu. Yanıt olarak, durumu padişahlık makamı, devlet ve ulus yararına çözebilecek kişinin, siz olabileceğinizi ve fakat şu sırada işgalde bulunan İstanbul’a dönmeniz mümkün olamayacağına göre, İzzet Paşa’nın iktidara gelmesi gereğini açık bir dille söyledim…” (Nutuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.273)

Mustafa Kemal bu durumun yanlışlığına şöyle cevap verir:

“Efendiler, Rauf Bey’in, sadrazam bulmak söz konusu olurken benden söz etmesi elbette gereksizdi. Aramızda asla böyle bir şey söz konusu olmuş değildi. Osmanlı Devleti’nin sadrazamlığını üstlenmek gibi zayıf ve anlamsız bir düşüncenin benim kafamda yeri olamayacağı doğaldı…” (Nutuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.274)

Atatürk’ten sonraki siyaset ise bu yolda yürümek yerine başkasının adına konuşmayı tercih etti. Kişisel haklara saygı önemini yitirdi ve bu düşünce tarzı tüm siyasi partilerde yer buldu. Yönetenler başkaları adına yönlendirme yapmayı, karar vermeyi kendilerinde hak gördüler. Mevki, makam ve çıkar uğruna  bu davranış biçimini onaylayanlar da süreç içinde siyasî köle konumuna geldiler.  Bu durum bugün için de geçerli. Akıl ve hür iradeye önem verildiği gün, Atatürk’ün yol ve yöntemi uygulanmaya başladığı gün, değişim başlayacaktır.

Canan Murtezaoğlu