“Bir gün o tabiat çocuğun tabiatı oldu.”

Depremler bu ülke insanının birbirine nasıl kenetlenebildiğini gösteren en acı örnekler. Son yıllarda birbirine düşman edilen Türk milleti, yine de acılarda birleşmeyi biliyor. Anadolu insanı tarihi boyunca maruz kaldığı pek çok felaketi -ki buna Anadolu’nun düşman işgali de dâhildir- anında örgütlenerek, tek vücut olarak atlatabilmiştir. Bunun örneklerini, yardımseverlik müessesesini insan severlik üzerine kurmuş olan tüm Türk kavimlerinde görmek mümkündür. İşte, felaketlerde hiç tereddütsüz, din, dil, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin sorgusuz sualsiz bir araya gelmemizin altında yatan nedenler, atalarımızdan aldığımız yardımlaşma ve paylaşma geleneğinde yatmaktadır. Dinimizin öğüt ve hatırlatmaları da bu yöndedir; hiç kimseyi ötekileştirmeden yardıma koşmak, paylaşmak…  Her ne kadar son yıllarda Türk milletini “Araplaştırma” çabaları son hızla devam etse de Türk, özyurdu Anadolu’da genlerinin gereğini yapmaya devam ediyor.

Deprem kuşakları üzerinde yer alan Anadolu’ya Türklerin gelişinin, öyle öğretildiği gibi 1071 Malazgirt Zaferi ile olmadığı da artık bilimsel olarak kanıtlandı. DYAP (Doğu Anadolu Yüzey Araştırmaları Projesi)’nin proje Başkanı Doç. Dr. Alpaslan Ceylan, bu tezi savunanlardan birisi ve verdiği bir demeçte şu açıklamayı yapıyor: “… Erzurum’un Karayazı ilçesindeki Cuni mağarasındaki kaya resimlerinde Oğuz boylarına ait bazı damga mühürler yer alıyor. Kars’ın Kağızman ilçesinde de geçen yıl ortaya çıkardığımız ve Milattan sonra 4. ya da 5. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen kaya resimleri, runik harfler de Türk tarihi açısından çok önemli bulgular. Ayrıca Hakkâri stelleri gibi onlarca tarihî ve kültürel bulgu, Türklerin Anadolu’ya geliş tarihiyle ilgi önemli ipuçları veriyor. Atalarımız M.Ö 7. ve 6. yüzyıllardan itibaren geldikleri Anadolu’da kalıcı olmuşlardır.”

Göktürk Devleti’nin “ilk Türk adını taşıyan devlet” olduğu tezini çürüten Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş’in açıklamaları da aynı doğrultuda: “Anadolu Türklerin ikinci yurdu değildir. Anadolu Türklerin anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor. Bu yanlış, öğrencilere öğretiliyor. Elimizdeki metinler M.Ö.2200’lere ait bir olayı anlatıyor. Akat Kralı Mezapotamya’dan gelmiş. Fırat nehrini aşarak Anadolu’ya geçmiş. Anadolu’da o zaman küçük küçük şehir devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17’si Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı’na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. satırında geçen Türki Kralı İlşu-Nail’di. Burada geçen Türki kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuzda 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.” Prof. Memiş, Anadolu’nun en eski sahiplerinden Hurriler’in devamı olan ve milattan önce binlerde yaşayan Türki Krallığı’nın “Türk adını taşıyan ilk devlet” olduğunu vurguluyor.

Bin yıllık ata yurdu diye bilinen Anadolu’nun, esasında binlerce yıllık Türk yurdu olduğunu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinden de öğreniyoruz. “Bu memleket, (Anadolu) dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin ‘yüksek tecellisine’ sahne oldu. Bu sahne en aşağı yedi bin senelik öz Türk yurdu ve Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğun tabiatı oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır Türk; Dünya’yı aydınlatan güneştir.” (Tülay Hergünlü, Anadolu’nun Dekorları- Bir Gap Gezisi, Doğu Kitabevi, s.120-121)

Biz, tarihi binlerce yıl öncesine dayanan Türk Milletiyiz. Biraz unutmuş/unutturulmuş olsak bile felaketler bize kim olduğumuzu acı bir şekilde de olsa hatırlatıyor. Dileğimiz o dur ki, kuşaktan kuşağa iletilen kimliğimizi, her zaman, her yerde hatırlayalım.

Tülay Hergünlü – SMMM