Biz memleketimizi artık esir ülkesi yapamayız (1)

Yazının başlığını Mustafa Kemal Atatürk’ün I. İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmadan aldım. Şöyle diyor Atatürk;

“…Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette üstün bir yere sahip oldu. Ve ilmi manasıyla denebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medenî devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna uyamaz. Burasını esir ülkesi yaptıramaz.”
Bu tarihi konuşmanın diğer satırlarına geçmeden, Osmanlı’ya doğru kısa bir gezinti yapalım:

Tarih 16 Ağustos 1838… İngiltere ile Osmanlı arasında bir “Serbest Ticaret Antlaşması” imzalanmıştır. Antlaşmaya göre İngiliz makine endüstrisi malları Osmanlı ülkesine gümrüksüz girecektir. Bu antlaşma ile Osmanlı’nın korumasız el tezgâhları kısa zamanda yok edilir. Ülkedeki geleneksel üretici kesim, Avrupa ürünleriyle rekabet edemez ve ekonomik hayattan silinip gider. Bu antlaşma ile Osmanlı ekonomisine öldürücü bir darbe indirilmiştir. Şüphesiz Atatürk, Genç Cumhuriyet’in sanayi atılımlarını gerçekleştirmeden ayakta duramayacağının farkındadır.

Batılı ülkelere göre Türkiye, bağımsız bir devlet olmuştur olmasına ama ne sermayeye ne de bilgi birikimine sahiptir. Ticaret ve bankacılığı ise azınlıkların elindedir. Yani ekonomik açıdan yardım almadan toparlanması mümkün görünmemektedir ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başında bir Mustafa Kemal vardır. Henüz İstiklâl Savaşı verilirken bu kez ekonomik bağımsızlığın meşalesini İzmir’de yakar. 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi düzenlenir. Mustafa Kemal açılışta şunları söyler;

“Efendiler, tarih, milletlerin yükselme ve düşmesi sebeplerini ararken birçok siyasî, askerî, sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu nedenler, sosyal olaylarda etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, düşmesiyle ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin belirlediği bu gerçek, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamen görülmüştür. Gerçekten Türk tarihi araştırılırsa bütün yükselme ve düşme sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yok olmalar ve felâketler, bunların, tümü; gerçekleştikleri devirlerdeki iktisadî durumlarımızla ilişkili ve ilgilidir.”

Atatürk, bir ülkenin tam bağımsızlığını elde edebilmesi için savaşlarda zafer kazanmanın yeterli olmadığını, bunun için ekonomik bağımsızlığın da şart olduğunu vurguladığı, tarihe geçen konuşmasına şöyle devam etmektedir:

“…Fakat Efendiler, tam bağımsızlık için şu kural vardır, millî hâkimiyet için bir kanun vardır, diyoruz. Bugün de büyük bir zaferin gerçekleştirici etkenleri ve yapanları olduğumuzu söylüyoruz. Bu noktada çok kesin olan bir gerçeği hep beraber tekrar etmek zorundayız. Bu kadar büyük, bu kadar kutsal ve büyük hedefler yalnız kâğıt üzerinde kurallarla ve kanun maddeleriyle ve sadece hırslarla, arzularla çözüm bulamaz. Tam gerçekleşmesini sağlayabilmek için tek kuvvet, gerçek ve en kuvvetli temel ekonomidir. Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner.”

Mustafa Kemal Atatürk, emperyalist ülkelerin hiç de hoşuna gitmeyecek bir konuşma yapmaktadır. Konuşmanın, bazı satırlarını daha verelim:

“Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır.”

… Efendiler, görülüyor ki bu kadar kesin ve yüksek bir askerî zaferden sonra dahi, barışa kavuşmamızı engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomiktir. Çünkü bu devlet, bu ulus ekonomik egemenliğini elde ederse, güçlü bir temel üzerine yerleşmiş ve yükselmeye başlamış olacaktır. Ve artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olmayacaktır. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın izin vermedikleri ve bir türlü kabul etmedikleri budur.”

*
Atatürk; iktisadi açıdan denk bir bütçe, sıfır enflasyon ve dış ticaret açığı olmayan bir ülke, onlarca fabrika, kurum ve benzeri işletmeler bırakarak ebediyete intikal etmiştir. Ne yazık ki hayata erken veda etmiş, arkasından gelen iktidarlar devrimlerini onun öngördüğü şekilde hayata geçirmemiş/ geçirememişlerdir…

Ekonominin dış hesaplarında Atatürk döneminden gelen dış ticaret fazlasının son kaydedildiği yıl 1946’dır.* II Dünya Savaşı sona erdiğinde Türkiye iki yüz elli milyon dolarlık döviz mevcuduna sahiptir.  Bu olumlu ekonomik tabloya rağmen, Türkiye savaş sonrasında “dış yardım arayan” bir ülke konumuna getirilir.  Bunun en büyük nedeni ABD’nin çıkarlarıdır. İkili anlaşmalar, Truman Doktrini ve arkasından gelecek olan Marshall yardımı ile Türkiye ABD’nin kucağına oturtulur. Ne üretimde ne de dış ticarette beklenen sonuç elde edilir. Devlet giderleri artar, bütçe açıkları çoğalır, Türk lirasının alım gücü düşer. Yurtiçindeki fiyat istikrarı bozulur. İthalat artar, ihracat düşer.

1945’te 35,6 milyon dolar olan dış borç, 1949’da 703 milyon liraya varmıştır. Bu rakam 1960 yılı sonunda 6 milyar 210 milyon liraya yükselir.** ABD’nin “Sen üretme, ben sana daha ucuza satarım” politikası Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’de yavaş yavaş işlemeye başlar ve sanayiden tarıma her şey Batı’nın kontrolüne geçer. Ülkeye Amerikan malları yığılır.

Atatürk, karşılıksız para basımına her zaman karşı çıkan bir iktisadi politika izlemiştir. DP iktidarına kadar Türkiye, banknot basımından uzak durmuştur. Atatürk’e göre dış itibar ve mali saygınlık vazgeçilmez unsurlardır. Ne yazık ki DP iktidarı için bu kavramlar bir şey ifade etmekten çok uzaktır. 1950 yılından itibaren Menderes hükümeti, Merkez Bankası’nı âdeta para basmak için kullanmaya başlar. 1958 yılında dış ödemeler dengesi ise 67 milyar 863 milyon dolar açık vermektedir. Bu durumda Dünya Bankası, Ankara temsilcisini çekerek yardımı keser, Amerika ise malî reform yapılıncaya kadar daha fazla yardım yapılmayacağını açıklar.

Ve nihayetinde Türkiye, moratoryum yani borç ertelemesi talebinde bulunur. Atatürk’ten sonraki ilk moratoryumdur ve arkası da gelecektir…

Konuyu, anlatmaya devam edeceğiz…

Tülay Hergünlü – SMMMM

 

 

 

* Korkut Boratav; Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002, Ankara 2005, s.99-101
** Şevket Çizmeli; Menderes-Demokrasi Yıldızı,  Arkadaş Yayınevi 2007, s. 54
Not: Bu yazının hazırlanmasında Tülay Hergünlü’nün “İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne” adlı kitabından yararlanılmıştır.