Dinci damarın panzehiri

1925 Şeyh Sait isyanı, planlanandan daha önce başlar ve bu durum “kader” olarak nitelendirilir isyanın başı tarafından. Bu “kader” denen kavram aslında dini kullanarak halkı aldatmak ve siyasi manevra yaparak yeni kurulmuş Cumhuriyet’e karşı hareket başlatmaktır. Özellikle İngiliz dostlarıyla bu siyasetini sürdüren Şeyh Sait bakın başlattığı isyanı hangi çirkin kılıfa sokmaya çalışır?

“Artık bu işi durdurmak elimde değildir. Ne netice verirse versin harekâta devam edeceğiz. … Bugünkü Türk hükümeti İslamiyet’ten ayrılıyor. İstanbul’da Beyoğlu’nda bazı İslam kızları şapka ile geziyorlar. Abdullah Cevdet İçtihad Dergisi’nde yazdığı bir yazıda, kuşağın düzelmesi için Macaristan’dan damızlık getirilmesini istiyor.” *

Bu; din ve kadın üzerinden hareket eden “şaşırmış” zihniyetin damarları ne yazık ki ülkemizde yayılmaya devam ediyor; üstelik her ikisinin de panzehiri yüz yıl önce ortaya konmuşken!

“Atatürk,Din gerekli bir kurumdur… Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.’ demiştir. İşte bu bağlılık, ancak baskı görmediğinde iyiye ve güzele yönelebilir. Seçim; her zamanki gibi algılama, kavrama ve fark etme yetisini kullanabilen insana bırakılmıştır. İnsan; ya doğasının gereğini yaparak hür iradesiyle baskılara karşı çıkacak ve aydınlığı yakalayacak ya da ‘firavunluk’ la özdeşleşen baskıya boyun eğerek karanlıkta kalacaktır.” (“OKU!”!, s.41)

Yüz yıl önce, “Bu derece değişen Türkiye’de kadının kaderi nasıl olacaktı?” diye sorgulayan Fransız gazeteci Berthe G. Gaulis’ye** ise şöyle olmuştur Mustafa Kemal’in cevabı:
“Tam eşitlik! Bizdeki hakların hepsine sahip olacak!”

Cumhuriyet’in getirdiği değerleri esas alırsak 1923’ün gerisindeyiz!

Canan Murtezaoğlu

 

*Uğur Mumcu; Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925, Tekin Yayınevi, s.72
** Berthe G. Gaulis; Çankaya Akşamları, Cumhuriyet Aydınlanma Dizisi, s.66