“Ekmekten ne istediniz?”

“Ekmeğe zam olmaz!”

İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ, Başbakan İsmet İnönü’ye, ekmek fiyatını arttırdığını bildirir. 5 kuruş olan ekmek artık 7 kuruştur. Dolmabahçe Sarayı’nda o gece kurulan sofrada, Vali, zam konusuna değinir ve kendini haklı göstermeye çalışır. Başbakan duruma ses çıkarmamıştır ancak Atatürk kaşlarını çatar, birden ciddileşir ve şöyle der:

“Ne yaptınız Vali Bey? bu fakir milletin zaten yemek için bir ekmeği var. Ona da mı göz diktiniz? Onu da mı elinden almaya kalktınız? Bula bula fakirin ekmeğini mi buldunuz arttıracak?” Vali bir şeyler söylemeye çalışınca Atatürk’ün sesi iyice yükselir ve şöyle der: “Bizim milletler başka milletlere benzemez. Bizim millet ekmekle beslenir. Ekmeği kara somuna katık eder. Fakir köylünün yiyeceği bir baş soğanla bir ekmektir. Ekmekten ne istediniz? Ekmek fiyatını arttıracağınıza, elinizden geliyorsa yüz paraya indirin.” (İlknur Güntürkün Kalıpçı; Her Yönüyle İnsan Atatürk, s.37)

Mustafa Kemal Atatürk, “ekmek” konusunda neden bu kadar hassastı?

Biraz geriye gidelim…

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nı diğer devletlere göre askeriyle, halkıyla çok daha ağır bir şekilde yaşadı; ölümler, hastalıklar, açlık…

Osmanlı Devleti’nin 1911 Trablusgarp ile başlayan seferberlik süreci aralıksız devam etti. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı; Sarıkamış, Çanakkale, Arap çölleri… Çölün ortasında sıcaktan kavrulanın da soğuktan donup geri dönmeyenin de ortak noktası açlıkla karşı karşıya kalmasıydı; ekmeği dahi yoktu!

Hayatta kalabilmek güçleşti. Toplumun her kesiminde ahlaki çöküntü yaygınlaştı. Ekmek dağıtımında yapılan haksızlıklar, usulsüzlükler gittikçe artıyordu. Ağustos 1914’te Büyük Savaş nedeniyle seferberlik ilan edilince başkent İstanbul’da halk fırınlara koştu. Ancak Savaş’ın başlamasından kısa bir süre sonra askerin de sivil halkın da ekmeğe ulaşması neredeyse imkânsızlaştı. İstanbul’da her gün onlarca insan açlıktan ölüyordu. “Ekmek vesikası” uygulaması başladı. 1916 yılının sonlarında ise ülkenin birçok yerinden başkent İstanbul’a âdeta ölüm haberleri yağmaya başladı. Mustafa Kemal Paşa, Silvan-Bitlis arasındaki yollarda gördüğü “aç, sefil, ölüme mahkûm bir halde” olan insanları günlüğüne not düşecekti. I. Dünya Savaşı, Osmanlı’nın son savaşı oldu. Savaş şartlarına dayanamayıp kaçan askerler bir süre sonra eşkıyalığın görülmesine neden olacaktı.

1919 itibariyle de Anadolu coğrafyasında “var oluş” mücadelesi başladı. Sivas’tan Ankara’ya gitmek için yola çıkan Temsil Heyeti’nin cebindekiler ancak 20 yumurta, 1 okka peynir ve 20 ekmek alabilmeye yetmişti.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da ekmek konusunda sorunlar devam etti. Dünyadaki ekonomik kriz Türkiye’yi de etkilemişti. (1929) Dönemin hükümeti, buğday fiyatlarının düşmesini engellemek için buğday piyasasına müdahale etme kararı aldı. 1932’de Buğday Koruma Kanunu çıkarıldı ve buğday alım satımı yapmak üzere Ziraat Bankası görevlendirildi. Ziraat Bankası’nın buğday piyasasına müdahaleleri nispeten çiftçi lehine sonuçlar doğurmuştur. Ziraat Bankası, 1935 yılında alımları azaltınca fiyat dalgalanmaları yine görülmeye başlanmıştır. Ziraat Bankası, buğday ile ilgili görevlerini 1938’de kurulan Toprak Mahsulleri Ofisi’ne devretti.”**

Yıl 1939… II. Dünya Savaşı başladı. Müttefikler sürekli savaşa katılma çağrısı yapıyordu. Bu çağrı kabul edilmedi ancak olası bir saldırıya karşı yaklaşık bir milyon erkek silahaltına alındı; ordu sürekli hazır tutuldu. Bu, aynı zamanda büyük bir masraftı ve kırsal bölgelerdeki tarım üretiminin de düşmesine neden oldu. 1941’e gelindiğinde tek tip ekmek çıkarılmasına karar verildi. Avrupa’da savaş tüm şiddetiyle sürerken bizde de 1942 başlarından itibaren ekmek karneye bağlandı. *  

1942’nin son aylarında ise iki tür karne uygulaması başladı: “600 gramlık ekmek halka 28 kuruşa satılırken, ucuz ekmekten istifade edecekler 17 kuruş vereceklerdi. Bu gruba ise talimatnamede tarif edilen kimseler girmekteydi ki bunlar memur, müstahdem, emekli, dul ve yetim ile bunların beslemeğe mecbur oldukları kişiler olmaktaydı… Her şeye rağmen halk kitlesel bir açlık tehlikesinden kurtulmuş ve mutfağın en önemli maddesi ekmeğe -kalitesi ve istihkakı zaman zaman değişkenlik gösterse de- karnesiyle ulaşabilmiştir. ”**

Un ve ekmek imalatını sınırlayan tüm kararnameler 17 Ağustos 1948’de kaldırıldı.

1950’de Demokrat Parti iktidara geldi. 1954-1957 en parlak dönemi gibi görünse de Parti içi sorunlar, Kıbrıs konusu, 6-7 Eylül olayları, sıkıyönetim, gazetelerin kapatılması, sendikalar ve üniversitelere karşı baskıların artmasına ilaveten ekonomik sıkıntılar da yaşanmaya başladı. “1957 yılında ekonomik sıkıntıların devam etmiş, Ocak ayı başında İstanbul’da halk, ekmek ve et bulamamıştı.”***

1960 sonrasında, “Toprak ve Tarım Reformu Yasası” çıktı ancak Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etti. Köyden kente göçler hızlandı. “Sosyal devlet” olmanın gerekliliği olarak mağdur kesimlere yardımlar yapıldı ancak bu yardımlar siyasi amaçlar için de kullanıldı. Köylerde genç nüfus kalmadı, tarıma dayalı ekonomik yapı dengesizleşti.

***

2019’da 20 milyon ton buğday tükettik ve Türkiye bu yıllık tüketimin üçte birine denk gelecek kadar buğday ithal etti. (basın) 2020 yılının ilk 9 ayında da 6,8 milyon ton buğday ithalatı gerçekleşmiş. (www.tarimorman.gov.tr). Her gün 120 milyon ekmek üretiliyor, yüzde 10’u ise çöpe gidiyor. (basın) Diğer yandan “ucuz ekmek pazarı” büyüyor çünkü alım gücü düştü.

Yıl 2021… Bugün yüz yıl öncesinin savaşları yok. Halkımız, Başkanlık sistemine “Türkiye uçacak” diye oy verdi! Türkiye’nin nasıl uçtuğunu göremiyoruz ama kanatları iyice budanan halkın önceliğinin yine “ekmek” olduğunu, uzayan ucuz ekmek kuyruklarında görüyoruz.

Atatürk: Üretici olmak lazımdır, tüketici olmak iyi değildir…” demişti. Başkalarının ürettikleriyle tüketilen bir yaşam içindeyiz. Üretmeden, muasır yani çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak mümkün müdür?

Belli ki; 1911 ile başlayan Osmanlı’nın yok oluş süreci, 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, olaylar karşısında kullandığı akıl, gösterdiği dirayet, Kurtuluş’un savaşları, binlerce şehit, binlerce yetim ve öksüz, açlık, Kuruluş’un devrimleri ve zihniyeti, özellikle halkçılık ilkesi ve üretmenin anlamı genç kuşaklara yeteri kadar anlatılmadı ya anlatılmak istenmedi!

Canan Murtezaoğlu

 

 

*“7 yaşına kadar çocuklara (7 yaş hariç) günlük olarak ekmek miktarı 187,5 gram, 7 yaşından büyük olanlara 375 gram, ağır işçilere ise günlük 750 gram ekmek verilmesi kararlaştırıldı. Düzenleme yapılan köylerde ise büyük-küçük yaş sınırı gözetilmeksizin her nüfusa günde 300 gram ekmeklik hububat verilmesi kararlaştırıldı.” https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/20641

**https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/158426
***https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/896906