Heyecanı yakalayabilmek

1923’le başlayan süreçteki umut ve heyecanı, bunların halkta ve gençlerde yarattığı atılımcılık ruhunu, 1938 sonrası Türkiyesi’nde görmek mümkün olamamıştır. Siyaset/siyasetçiler bu ruhu gereğince yaşatamamış, devletin idaresi âdeta kapanın elinde kalmış, kamplaşmalar derinleşmiştir. Vatandaş, bunu böyle okumaktadır.

1917 doğumlu, siyasetçi ve yazar Cahit Kayra, “Bir Destan”* başlıklı yazısına şöyle başlar:

“Tarihin kendi mantığı ve kendi çizgisi vardır; ancak ‘büyük insanlar’ onun kendi kurallarına göre yürüyüşüne bazen yön verirler. Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen ve dağılan yarı-teokratik ve yarı sömürge Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan, viraneler içindeki bir coğrafyada kurtardığı yeni Türkiye ile tarihin sürecini değiştirdi; modern Türkiye’yi yarattı, dünyadaki gelişmemiş ve ezilmiş toplumlara özgürlük heyecanı aşıladı, bütün 20. yüzyılın tarihini etkiledi.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 2023’te kuruluşunun yüzüncü yılını kutlayacak. Türkiye Devleti’nin yönetim şekli, 29 Ekim 1923 günü, Mustafa Kemal‘in hazırladığı anayasa değişikliği teklifinin kabul edilmesiyle “cumhuriyet” olarak belirlenmişti. Bu, Türk Devrimi’nin bir parçasıydı. Ardından Anayasa’da yapılan değişikliklerle cumhurbaşkanlığı makamı oluşturulmuş, hükûmetin kuruluş usulü değiştirilmiş ve “Meclis Hükûmeti Sistemi”, “Parlamenter Sistem” e dönüşmüştü. Bugün ise ülkemiz, “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” ile yönetiliyor yani 16 Nisan 2017 referandumuyla kabul edilen ve 9 Temmuz 2018 tarihi itibarıyla uygulanmaya konan; bütün yetkileri bir kişinin elinde toplayan, hükümet sistemi değişikliği midir yoksa rejim değişikliği midir diye sorgulanan yeni sistemle…

Yenilenmek, işleyişi hızlandırmak, yeni bir başlangıç gibi görüşlerle başlatılan ve “Evet” lerin %51,18, “hayır” ların ise %48,82’de kaldığı çekişmeli bir halkoylaması** (referandum) sonucunda uygulamaya konan bu yeni sistemle, “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş” olabilir ancak istenen heyecan elde edilememiştir. Toplumda, hemen her konuda umut, heyecan ve güvenin azaldığı, genç kuşakların kendi ülkeleri dışında farklı arayışlara girdikleri, siyasetçilerin ise günü kurtarmakla meşgul oldukları açıktır.

Kur’an‘ın; “Doğrusu, bir ulus kendini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d/Gök Gürültüsü,11) ifadesi de birey/toplum için bir şey ifade etmemektedir. Evet, toplumda olumsuzluklar arttığında umut azalır, endişe, korku ve öğrenilmiş çaresizlik artar (“OKU!”, s.40) ancak birey/toplum, “Kim değişim ister?” sorusuna el kaldırırken, “Kim değişmek ister?” sorusunu cevapsız bırakmaktadır.

İki yılı aşkın bir süredir yürürlükte olan sistemin otoriterliği her vesileyle gündeme gelmekte, kutuplaşmayı arttırdığı konusu dile getirilmektedir. Şimdilerde ise siyasiler farklı bir “yeni” nin peşine düşmüş görünüyorlar: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem!

Sözü, Kuruluş yıllarının genci ve bugünün çınar ismi Cahit Kayra’ya bırakalım ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki heyecan ve güven duygusunu Kayra’nın değerli kaleminden okuyalım.

“Bizler, o zamanın çocukları ve gençleri; bu heyecanlı yolculuğun insanları, uygarlığa atılışın benzersiz heyecanını yaşadık. Bu heyecanın içinde; cumhuriyet bilinci vardı, eğitim seferberliği vardı, eğitim kursları, köy öğretmen okulları, Yüksek Muallim Mektebi, Halkevleri, Köy Enstitüleri vardı… Nazi Almanyası’ndan kaçıp gelen dünya çapında önemli bilim adamlarının görev aldığı çağdaş üniversite vardı.”

“Çorak, kurak, sarı kara ve insanları bile azalmış Anadolu’da yer yer doğan fabrikalar, demiryolları vardı… Ve hepsinin üstünde ‘güven’ vardı. Geleceğimize güvenle bakıyorduk. Ülkeyi yürüten insanların dürüstlüklerine, iyi niyetine ve yeteneklerine güveniyorduk. Uygulanan rejimle, toplumun tümüyle, hatta bütün dünyayla barışıktık.”

Kayra, “1946… Devrimlerin duraklamaya başladığı yıldır…” der ve şöyle devam eder:  “1946’dan sonra yeni bir dünya doğdu. Türkiye, 1938 öncesi edindiği zenginliğiyle bu dünyaya katılmayı ve Mustafa Kemal’in devrimci rejiminden kalan mirasla kendine özgü demokratik bir modele geçmeyi denedi. Bu deneme 1950’de, 1970’te, 1980’de karşılaştığı ağır fırtınalar içinde, devrimlerin getirdiği değerlerin art arda erimesi, bazılarının tamamıyla yok olması sonucunu verdi.”

“Nesnel değerler yok olup giderken vicdan ve düşünce özgürlükleri de gizli ellerin telkini altında göreceli bir şekilde kemirildi. Ziya Gökalp’in ‘dayanışma’ birlik, beraberlik felsefesi yerine; zengin/fakir, Türk/Kürt, aydın/cahil, ulusçu/dinci, köylü/kentli gibi acımasız ayrımcı yaklaşımlar ön plana geçti. Türkiye 20. yüzyıla büyük devlet adamlarıyla, coşkulu, idealist insanlarla, kendi içinde barışık bir toplum ve görkemli başarılar, umutlarla girmişti. 21. yüzyıl başında ise durum böyle değildir.”

Cahit Kayra, “Bir Destan” yazısını şu paragrafla bitirir.

“1938 öncesinin ruhu devam etseydi, Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘akılcı’ felsefesinden ayrılmamış olsaydı ve ılımlı/ılımsız dincilerin açtıkları tuzaklara düşmeseydi, bugün onun düşlediği ‘çağdaş uygarlık düzeyi’ ne zamanında erişmiş olacaktı. Ama hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır; Türk kolektif dehası, gelecekte yeni bir diyalektik süreç yaşayacak, günü geldiğinde bu amacı yeniden canlandıracaktır.”

Biz de Kutadgu Bilig, beyit 6515 ile sonlandıralım…

“Ey ümidim, bana ümit bizzat sensin;
ey ümidim, senden ümidimi kesmeyeceğim.”

Canan Murtezaoğlu


*Kemal’in Türkiye’si, Boyut, s.18-19
**https://www.ysk.gov.tr/doc/dosyalar/docs/2017Referandum/2017HO-Ornek136.pdf