İstanbul’un işgali; “onur kırma ve tecavüz darbesi”

İngiliz temsilcisi Withall’ın eşyaları ve adamlarıyla Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gideceği, ardından İngilizlerin demiryolu ulaşımını durduracağı bilgisi alınır. (10/11 Mart 1920)

14 Mart’ta şifreli bir yazıyla Mustafa Kemal’e; 9 Mart 1920’de Türk Ocağı binasının İngilizler tarafından işgal edildiği, Türk Ocağı’nın Milli Talim ve Terbiye binasına taşındığı ancak buranın da İngilizler tarafından ele geçirildiği bilgisi de gelir.

İstanbul, 16 Mart günü İtilaf Devletleri tarafından fiilen işgal edilir.

Mustafa Kemal, işgal haberini telgraf memuru Manastırlı Hamdi Efendi’den alır. Şehzadebaşı’ndaki Muzıka karakolu askerlerimiz uykudayken basılmıştır. Çarpışma neticesinde 6 şehidimiz, on beş yaralımız vardır. Birkaç görüşmeden sonra da bağlantı kesilir. Mustafa Kemal şöyle diyecektir; “Bundan sonra artık Hamdi Efendi’nin sözünü işitemedik. İstanbul telgraf merkezine de girilmiş olduğu kanısına vardık. Bu yurtsever ve yiğit Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul’da geçen bu acı olayları öğrenmek için kim bilir ne zamana dek bekleyip duracaktık?”

Mustafa Kemal, “doğabilecek bir kötülüğün önüne geçmek için” derhal emirlerini verir.

Önce; valilere, komutanlara ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubelerine bir genelge gönderir:

“Bu sabah, 16 Mart 1920, İngilizler İstanbul’da Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak altı erimizi şehit ve on beş eri yaraladıktan sonra, bu karakolu ve bir yandan da Harbiye Nezareti’ni ve Tophane’yi ve bütün telgrafhaneleri ele geçirerek başkentin Anadolu ile bağlantısını kesmişlerdir.”

Telgraflar şu cümleleri de içermektedir: “Bugünlerde yurdumuzda yaşayan Hıristiyan halk hakkında göstereceğimiz insanca davranışın değeri çok büyük olduğu gibi, hiçbir yabancı devletin açık veya dolaylı yardımını görmeyen Hıristiyan halkın tam bir huzur ve sükûn içinde yaşamaya devam etmeleri, ırkımızın yaratılıştan donanmış olduğu uygarlık yeteneğine en kesin bir kanıt olacaktır.”

İtilaf kuvvetleri, telgraf merkezlerine el koyduktan sonra yurda resmi bir bildiri yapmak isterler. Bu bildiri, uyarı üzerine, bazı merkezler dışında hiçbir yerden alınmaz. Bildiride İttihat ve Terakki Hükümeti ve Ulusal Örgüt yani Mustafa Kemal ve arkadaşları kınanmakta ve İstanbul’un işgali için “sebep” olarak gösterilmektedirler.

Bu resmî bildiri üzerine Mustafa Kemal bir genelge yayınlar ve “İstanbul’a zorla el konulduğunu” Valilere, Komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk Kurullarına bildirir; yabancı devlet temsilcilerine, Dışişleri Bakanlıklarına ve Millet meclislerine de “türlü araçlarla” protesto metni gönderir:

“Osmanlı milletinin siyasi egemenlik ve hürriyetine indirilen bu son darbe, hayat ve varlığını ne pahasına olursa olsun savunmaya karar vermiş olan biz Osmanlılardan ziyade; yirminci uygarlık ve insaniyet asrının mukaddes saydığı bütün esaslara, hürriyet, milliyet, vatan duyguları gibi bugünün insan topluluğuna esas olan bütün ilkeler ve bu ilkeleri oluşturan insanlığın umumi vicdanına yöneliktir… Tarihin bugüne kadar yazmadığı bir suikast olan ve Wilson İlkeleri’ne dayanan bir ateşkesin, ulusu savunma olanaklarından yoksun bırakmasından doğan bir aldatmacaya dayanması nedeniyle, ilgili ulusların şeref ve onurlarıyla da bağdaşmayan bu hareketin niteliğinin anlaşılmasını resmi Avrupa ve Amerika’nın değil, bilim, kültür ve uygarlık Avrupa ve Amerikası’nın vicdanına bırakmakla yetinir ve bu olaydan doğacak büyük tarihî sorumluluğa son bir defa daha dünyanın dikkatini çekeriz. Davamızın haklılık ve kutsallığı, bu zor zamanlarda, Allah’tan sonra en büyük yardımcımızdır.”

Mustafa Kemal’in bir bildirgesi de milletine olacaktır:

“… Bugün İstanbul’u zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin yedi yüz senelik hayat ve egemenliğine son verildi. Yani bugün Türk milleti, uygar kabiliyetinin, yaşama ve bağımsızlık hakkının ve bütün geleceğinin savunmasına davet edildi.”

Mustafa Kemal ayrıca; Geyve Boğazı’nın ve Geyve santralinin işgalini, Ankara-Pozantı arasındaki tren hattına el konulmasını ve bu hat boyundaki İtilaf kuvvetlerinin silahlarının alınarak tutuklanmalarını ve de Konya’daki tren hattına el konulmasını emreder.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez Heyetlerine yaptığı bildiri ile de “sağduyu ve birlik” çağrısında bulunur; girişilen mücadelenin “kutsallığı ve haklılığı” nın “en alt düzeydeki insan” a kadar duyurulmasını ister.

İşgalin ertesi günü, İslam âlemi de, Osmanlı başkenti İstanbul’un yaşadığı bu kara günü öğrenecektir. Şöyle yazar Mustafa Kemal: … Bu onur kırma ve tecavüz darbesinin düşmanlar tarafından tahmin edildiği gibi maneviyatı bozmak değil, belki bütün şiddetiyle mucizeler gösterecek bir kabiliyeti geliştirmek neticesini doğuracağına şüphemiz yoktur.”

Son genelge de; illere, kolordu komutanlıklarına, müstakil livalara, Posta ve Telgraf Başmüdürlüklerine gönderilir:

“… Özellikle İstanbul’dan düşman bildirilerini alıp Anadolu içine yayanlar ve Anadolu haberleşmelerini İstanbul’a verenler casus kabul edilerek bu hareketlerinin gerçekleşmesi halinde derhal ve şiddetle cezalandırılacaklardır.”

Özellikle İstanbul hain kaynamaktadır!

Doğuda ise Ermenilerin halka yaptıkları zulüm ve işkenceler sürmektedir. Mustafa Kemal, yabancı devlet temsilciliklerine, bu durumu protesto eden bir telgraf gönderir: “… Bu hareketleri şiddetle protesto ettiğimizin ve bu tecavüzlerin önü alınmazsa cihanın pek büyük facialar doğmasına tanık olacağının bağlı olduğunuz hükümetlere süratle ulaştırılmasını rica ederiz.” (22 Mart 1920) Benzer bir protesto telgrafını da 28 Mart 1920’de çekecektir.

Mustafa Kemal, kolordulara çektiği telgrafla da, “milli emeller aleyhinde propoganda yapan” gazetelerin Anadolu’ya sokulmamasını ister.

İstanbul’un işgalini, o günün şartları içinde tüm dünyaya ve ülkenin her köşesine duyurmak, yapılması gerekenleri ayrıntılarıyla ve süratle ilgili merkezlere bildirmek ancak Mustafa Kemal Atatürk gibi bir deha ile mümkün olabilirdi.  

Hâkimiyeti Milliye gazetesi, Büyük Millet Meclisi’nin ilk açılışı ve ondan önceki olaylar hakkında Atatürk’le yapılan konuşmayı (22 Nisan 1924) şöyle yazacaktır:

“Mustafa Kemal Paşa koltuğa gömüldü, birkaç dakika düşündü, sigarasından pencereye doğru giden helezonlu dumanları bir süre sessizce izledi ve anılarını ağır ağır şöyle anlattı: ‘16 Mart’taki feci olay üzerine artık İstanbul’a büsbütün kement vurulmuş, millet ve ülke başsız kalmıştı. Onun bağımsızlığını düşünmek ve kurtarmak için Ankara’da bir Meclis toplamak gerekti.”*

Evet, o Meclis toplanacak, İslam âlemine çekilen telgraftaki o “mucize” gerçekleşecek, İstiklal Harbi kazanılacak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulacaktır.

Canan Murtezaoğlu

 

 

Kaynaklar:
Nutuk, Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 279-286
*Niyazi Ahmet Banoğlu; Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, 72
Söylev; Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedoğlu, Cilt I-II, 205-213