“Kendi kaderini tayin edebilen Türkiye” Marcosson Röportajı-2

“Dünyanın laneti ‘küçük’ politikadır.” Marcosson Röportajı-1 başlıklı yazımızla, Mustafa Kemal’in, “The Saturday Evening Post” dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson’ı Çankaya’da kabul edişini (Temmuz 1923) ve röportaj* metninin bir bölümünü yayınlamıştık. Kalan bölümü de özetleyerek aktaralım.

Marcosson: Amerika Birleşik Devletleri yeni Türkiye için hangi özel yardımı yapabilir?

Mustafa Kemal: Birçok şey!

Marcosson’ın “sarışın dev” olarak tanımladığı Mustafa Kemal, şöyle devam eder; “Türkiye, özünde kırsal bir ülkedir… Yenilenme programında üç ana faaliyet öne çıkıyor; bunlar tarım, ulaşım ve sağlığı koruma çünkü köylerimizdeki ölüm oranı çok yüksek. Öncelikle tarımı ele alalım. Amerika, yepyeni bir çiftçilik bilimi geliştirmek için, tarım okulları kurarak ve traktör ve diğer modern tarım makinelerini tanıtarak bize yardımcı olabilir. Pamuk gibi yeni ürünler geliştirmeli, tütün gibi eski ürünleri de yaymalıyız. Otoyoldaki ya da çiftlikteki motor, ilk yardım gibi olacaktır.”

Birinci Dünya savaşı öncesi Almanların ülkemiz için düşündükleri ulaşım planlarını Türkiye’nin sömürülmesi olarak görmekte olan Mustafa Kemal, “Ulaşım da aynı derecede yaşamsaldır… Çok ihtiyaç duyulan demiryollarımızı geliştirmek için Amerika’ya bakıyoruz. Bu, onlara Chester İmtiyazı’nı vermemizin nedenlerinden biri.” der. Sağlığın korunması konusunu da, “Sağlık Bakanlığı kurduk ve bebek ölümlerini önlemek için her türlü çaba gösterilecektir. Amerika burada yine yardım edebilir.” sözleriyle ifade eder.

Mustafa Kemal, ekonomi ile ilgili bir yaşamsal konuya daha dikkat çeker: “Türkiye’de yaşanan trajedinin nedeni, Avrupalı güçlerin, ticari gelişim söz konusu olduğunda birbirlerine karşı gösterdikleri bencil tavırlardır. Bu, taviz kapma oyununun kaçınılmaz sonucudur. Güçler, yemlikteki köpekler gibidir. Başarısız olan, rakibini uzaklaştırmayı iş edinmiştir. Çin, yıllardır bu durumdadır. Türkiye’yi Çin’e benzetemeyecekler. Kapıların herkese açık olmasında, fırsat eşitliği konusunda   ısrarcı olacağız. Avrupalı güçler bu prosedürü beğenmezlerse uzak durabilirler.”

Röportaj, Marcosson’ın şu sorusuyla sürer: “Bugünkü dünyanın derdine dermanınız nedir?” Yanıt hemen gelir: “Akılcı olmayan şüphe ve güvensizlik yerine, akıllı işbirliği!”

Marcosson: Çare, Milletler Cemiyeti midir?

Mustafa Kemal: Ne evet ve hayır! Cemiyet, bazı ulusları yöneten diğer bazılarını da yönetilen olarak görmekle hata ediyor. Wilson’ın, “kendi kaderini tayin” fikri tuhaf bir şekilde kaybolmuş görünüyor.

Mustafa Kemal, Milletler Cemiyeti’nin mevcut işleyişini deneyimsel bulmakta ve işbirliği konusuna da “şartlı” ifadesiyle yanaşmaktadır.

Türk kadınının durumu…

Mustafa Kemal’in, Türk kadınının özgürleşmesi konusunda kesin fikirleri vardır. Konu sadece peçenin kaldırılması değildir. Türk kadını, kamusal yaşamın da ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Şöyle der:

“Kadınlarımız, eğitim ve faaliyetlerde erkeklerle eşit olmalıdırlar. İslam’ın erken devirlerinden beri kadın bilginler, yazarlar ve hatipler vardır. Okul açan ve ders veren kadınlar vardır. İslam dini, kadınların kendilerini eğitmelerini ve erkeklerle aynı standardı yakalamalarını emreder. Yunanlılarla savaşırken Türk kadını evde erkeğin yapacağı her işi üstlendi ve hatta ordu için cephane ve malzeme taşıdı. Şu sosyolojik ilkeyle ki, kadınlar, toplumun daha iyi ve daha güçlü hale gelebilmesi için erkeklerle işbirliği içinde olmalıydılar. Kadınlarımızın hiçbir şey yapmadan, durgun, avare bir hayat sürdükleri zannı iftiradır. Türkiye’de, büyük şehirler dışında kadınlar tarlalarda erkekleriyle yan yana çalışırlar ve genellikle de ulusal çalışmalara katılırlar. Sadece büyük şehirlerde Türk kadınlarının iradesine, eşleri tarafından el konmaktadır. Bu şu gerçekten doğmaktadır: Kadınlarımız dinin emirlerinden daha fazla örtünmekte ve kendilerini tecrit etmektedirler. Gelenek, bu açıdan dinin önüne geçmiştir.”

Marcosson’ın ifadesine göre Mustafa Kemal, tüm röportaj boyunca, sadece iki kez ve o da sözlerini vurgulamak nedeniyle öne eğilir, onun dışında sandalyesinde dimdik oturmuş ve sürekli sigara içmiştir. Latife Hanım, röportajın sonlarına doğru onlara katılır ve konuşulanları ilgiyle dinler. Mustafa Kemal’in, Lozan Barış Konferansı nedeniyle yan odada toplanmış bulunan yetkililerin çalışmasına katılma durumu ortaya çıkınca, Marcosson Latife Hanım’dan hayat hikâyesini anlatmasını ister.

Latife Hanım, savaşın ilk günlerinde Paris ve Londra’dadır. 1921 sonbaharında İzmir’e döner. Babası hapistedir. Kendisi de Türk casusu olduğu suçlamasıyla, evinde gözaltındadır; kapısının önünde iki Yunan askeri nöbet tutmaktadır. Bu durum üç ay sürecektir. Bir gün Yunanlı muhafızlar ortadan kaybolurlar; Türkler İzmir’e girmiştir. Mustafa Kemal muzaffer ordusunun başındadır.

Latife Hanım, eşini, içten bir hayranlıkla “büyük bir vatansever ve asker ve bencil olmayan bir lider” olarak tanımlar ve şöyle der: “Kendisi olmadan da işleyebilecek bir hükümet sistemi kurdu. Kendisi için kesinlikle hiçbir şey istemiyor. İdeali olan, ‘kendi kaderini tayin edebilen Türkiye’ nin başaracağına ikna olduğunda, emekli olmaya her zaman istekli olacaktır.”

Latife Hanım’la, okuduğu kitaplar üzerine sohbet sürerken Mustafa Kemal gelir ve röportajın konuları toparlanır. Marcosson’ın yanında Gazi’nin bir fotoğrafı vardır; Ankara’dayken almıştır, imzalaması için Gazi’ye uzatır. Gazi 1920’de çekilmiş olan bu fotoğrafa dalgın gözlerle bakar ve “Bu bana gençliğimi hatırlatıyor!” der. Yazarın isteği üzerine kendisine iki fotoğraf daha verecektir.

***

Röportaj boyunca, Mustafa Kemal’in işlediği ana konu, “kendi kaderini tayin edebilen Türkiye” dir.

Şu soruyla yazımızı noktalayalım:

1938’den bu yana Türkiye, kendi kaderini tayin edebilmiş midir?

Canan Murtezaoğlu

 

 

*Röportaj, 13 Temmuz 1923’te yapılmış, 20 Temmuz 1923’te yayınlanmıştır. Fotoğraf da aynı dergiden alınmıştır. özgün metin: http://www.saturdayeveningpost.com/wp-content/uploads/satevepost/kemal-pasha-october-1923.pdf