Köy Enstitülerine giden yol

Köy; yönetim durumu, toplumsal ve ekonomik özellikleri ve nüfus yoğunluğu bakımından kasabadan daha küçük ve geri olan kırsal yerleşme birimi olarak; enstitü ise, belirli bir amaç için oluşturulmuş organize bir kuruluş, mesleki bir kuruluş ve bazı ülkelerde de üniversitelerin bir parçası olarak tanımlanıyor.

1940 yılında, bu iki yapıyı/kavramı birleştiren olağanüstü düşüncenin zihniyet taşları nasıl döşenmişti?

Lozan Barış Anlaşması imzalanmış, yeni Türk devleti kurulmuştu. Çağdaş bir Türkiye için eğitim ordusuna ihtiyaç vardı. Mustafa Kemal Atatürk öğretmenlere şöyle seslenmişti; “Görülüyor ki, en mühim ve en verimli vazifelerimiz eğitim işleridir. Eğitim işlerinde derhal muvaffak olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretle olur. Bu zaferin temini için hepimizin tek can ve tek fikir olarak esaslı bir program üzerinde çalışmak lazımdır. Bence bu programın esaslı noktaları ikidir; sosyal hayatın ihtiyaçlarına uygun olması ve çağdaş gelişmelere uygun olmasıdır.” (27 Ekim 1922)

Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Okutman Fevzi Çakmak şöyle yazıyor makalesinde; “Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitim alanında yapılan tüm çabalara rağmen, 1940 yılında, Türk halkının eğitim durumuna baktığımızda, altı yaşın üstündeki nüfusun %78’i okuryazar değildi ve köylerde bu oran %90’dı. Özellikle köylerdeki bu yüksek oran, ilk yıllarda köyün aydınlanması için hiçbir teşebbüste bulunulmadığı anlamına gelmemelidir. Cumhuriyet yönetiminin köye yönelik somut adımları, Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati zamanında başlar. Köylerdeki ilkokulların öğretim süresinin üç yıl olması zorunlu hale getirilirken, buralara öğretmen yetiştirmek için biri Kayseri biri de Denizli’de olmak üzere iki tane öğretmen okulu açılır. Fakat Mustafa Necati’nin erken vefatı bu teşebbüsü başarısız kılar.”

1930’lu yıllarda köyün eğitimi konusu yeniden gündemdedir. 1936 yılının Mayıs ayına gelindiğinde, öğretmen okullarından her yıl 650 mezun verilmektedir ancak “ölüm, emeklilik, istifa gibi nedenlerle yıllık gerçek öğretmen artışı 300-350” olabilmiştir. Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’a göre bu hesapla, “35 bin öğretmensiz köye Cumhuriyet, ancak yüz yıl sonra öğretmen gönderebilecektir.”

Harf Devrimi’nin ardından Mustafa Kemal Atatürk, köylerin eğitilmesinde askere gelen köy çocuklarının kullanılması gerektiği konusundaki görüşlerini Saffet Arıkan’la paylaşır. “Askerliğini çavuş ve onbaşı olarak yapan okuma-yazma bilen gençler”, Eskişehir yakınlarındaki Mahmudiye çiftliğinde açılan eğitmen kurslarına katılırlar. Burada, “tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, ekip-biçme, hayvan yetiştirme, köy işleri gibi derslere tabi tutulduktan sonra, köylere eğitmen olarak” gönderilirler. 1937 yılına gelindiğinde, Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu Köy Öğretmen Okulları açılır. “Köy ve şehir için ayrı öğretmen yetiştirilmesi fikri” giderek güç kazanmaktadır.

Ardından; Edirne Karaç (1938) ve Kastamonu Gölköy köy öğretmen okulları açılır. (1939). 1938 yılının Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel süreci hızlandırır. Yücel, “Köylere yönelik eğitim seferberliğinin en önemli aracı olacak olan köy enstitüleri, tamamen kendine özgü ve kendi sosyal gerçeklerinden ortaya çıkan bir sistem olacaktı.” ifadeleriyle anlatmıştır eğitimdeki bu yeni yapılanmayı.

Neticede amacı, köy okullarına ilkokul öğretmeni yetiştirmek olan “Köy Enstitüleri” açılır. (17 Nisan 1940, 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu) Cumhuriyet Halk Partisi’nin Beşinci Büyük Kurultayı’nda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü konunun önemini; “Nüfusumuzun çoğunu teşkil eden köylümüzün gerek tahsil, gerek geçim hususunda seviyesini yükseltmeyi başlıca hedef tutacağız…” sözleriyle vurgular.

Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ise sistemi; “Köy öğretmenini, köyde doğmuş, büyümüş, köy hayat şartlarını yakından duymuş gençler arasından seçip köy hayat şartlarının canlı olarak yaşadığı öğretmen okullarında yetiştirmeyi prensip olarak ele almış bulunuyoruz…” cümleleriyle özetleyecektir.

İsmail Hakkı Tonguç’un İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilmesi de süreci olumlu yönde etkiler. Tonguç sistemin özünü şöyle vermektedir: “Köylerde açtığımız öğretmen okulları tam manasıyla iş yapacak karakterde insan yetiştiriyor. Bu tarzdaki insana bizim memleketimizde münevver iş adamı kıtlığı dolayısıyla ikinci bir vazife daha verilmiştir. Belki de devrim dolayısıyla bu vazife verilmiştir ve denmiştir ki bizim köylerimizde nasıl öğretmen ihtiyacı varsa aynı şekilde demirci, kooperatifçi, inşaatçı ihtiyacı da vardır. Binaenaleyh müstakbel öğretmen, bildiğimiz klasik öğretmen gibi ilkokul öğretmenliği yapmakla kalmayacak, köyde geçecek bir mesleği de, mesela demircilik mesleğini de iyi bilmeli ve köydeki çocuklara da öğretebilmelidir.”

***

Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam adlı eserinde; “Cumhuriyeti kuran irade, kalkınmanın iki temelini şöyle belirlemişti: Köyde eğitim ve teknik öğretim. İsmet İnönü bu iki ‘eser’in ciddi takipçisi oldu. Ne yazık ki başaramadı. Bu iki büyük eser-proje, dış müdahaleler ve onların kullandığı irtica yaygaralarıyla boğuldu ve ikisi de hedefine varamayan birer hatıra olarak kaldı.” diyecektir.

Cumhuriyet’in bu çok yönlü kazanımının nasıl baltalandığını bir başka yazımızda irdeleyeceğiz. Köy Enstitüleri’ nin hayat bulmasında emeği geçen herkesi, kuruluşunun 81. yılında saygı ve minnetle anıyoruz.

Canan Murtezaoğlu

 

 

Yararlanılan kaynak:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/233326