Müslüman ecdat

Devrim yasalarımızdan biri de 26 Kasım 1934 tarihli ve 2590 sayılı “Efendi, Bey, Paşa gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına dair Kanun” dur ve Anayasa’mızın 174. maddesinde yer alır. Bu devrim yasasının 2. maddesi ise günümüzde unutulmuş gibidir. Bu madde; “Sivil rütbe, resmi nişanlar ve madalyalar kaldırılmıştır. Bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaktır. Harp madalyaları bundan müstesnadır. Türkler yabancı Devlet nişanları da taşıyamazlar.” şeklindedir.

Bu kanun maddesini hazırlayan ve yürürlüğe koyan zihniyet, İstiklal Savaşı sırasında hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hem de cephe hattında üstün hizmet göstermiş kişilere verilen kırmızı-yeşil şeritli İstiklâl Madalyası sahiplerinin zihniyetidir.

Tarihsel süreci şöyle verir Cengiz Özakıncı:

“Abdülmecid ve Abdülaziz’in Osmanlı’nın varlığını ve toprak bütünlüğünü sağlamak amacıyla Hristiyan Avrupalı devletlerin kanatları altına sığınmasıyla başlayan ‘Haçlı Osmanlı’ süreci, 40-50 yıl sonra, Osmanlı subaylarının Kudüs’ü bile göğüslerinde sallanan Demir Haç’larla dolaştıkları ilginç bir aşamaya gelip dayanmıştı.  Ancak Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün çıkarttığı yasayla, “Türkler yabancı devlet nişanları taşıyamazlar” yasağı konularak bu utanç verici duruma bir son verilecekti…” (Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı, s.237)

Özakıncı’nın yazısında geçen iki padişaha da bakalım:

Sultan Abdülmecid, Şubat 1856’da İngiliz elçisinin eşi Lady Canning’in düzenlediği kıyafet balosuna bizzat katılır. Bunun üzerine Fransızlar karşı hamleyi yapar ve Sultan’a, Fransa’nın en itibarlı nişanı olarak kabul edilen Lejyon Donör (Légion d’honneur) takdim edilir. Sultan, memnundur. İngiliz elçisi Canning ise bu durumdan telaşlanır ve Abdülmecid’e, Büyük Britanya asalet rütbelerinin en büyüğü sayılan Knight of the Garter yani Dizbağı Nişanı’nı takdim eder. Canning, Müslümanların halifesinin sol göğsüne yuvarlak madalyayı takarken de Latince bir metin okur. Bu metinde ise Hıristiyanlığın askeri ve din uğruna ölenlerden bahsedilmektedir. *

Sultan Abdülaziz’in durumu ise biraz daha farklıdır: “Avrupa basınını yakından izleyen gayrımüslim Osmanlı uyrukları Padişah Abdülaziz’in de tıpkı Abdülmecid gibi Paris’te Fransızlardan Légion d’honneur (Şeref Nişanı) nişanı alıp, İngiltere’de Saint George Hristiyan Tarikatı’na mürit yazıldığını ve Garter Haçlı Şövalyesi yapıldığını çabucak öğrendiklerinden, dönüşünde onu coşku ve sevinçle karşılamışlar, her gayrımüslim cemaat, İslam Halifesi iken Haçlı Şövalyeliğine geçen bu Osmanlı Sultanı’na mühürlü, imzalı şükran ve bağlılık yazılarını sunmuştu.” (Cengiz Özakıncı; Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı, s.82)

“Müslüman ecdat” ın son padişahı, Garter Haçlı Şövalyesi Abdülmecid’in sekizinci oğlu Vahideddin ise öz topraklarında düşmanla mücadele etmek yerine HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Malta’ya gitmeyi tercih edecektir. (17 Kasım 1922) Ancak babasının ve amcasının yabancılara yaranması fayda vermeyecek İngilizler Vahideddin‘in İngiltere’ye gelmesini kabul etmeyecektir.

Günümüzde de kendilerini “Müslüman ecdat” ın torunları olarak ifade edenler; “Dizbağı Nişanı” ya da “Üstün Cesaret Ödülü” gibi nişanları almakta bir sakınca görmemektedirler.

Tek amaç, iktidarda kalabilmek mi olmalıdır?

Canan Murtezaoğlu

 

* Doç. Dr. Turgut Subaşı; Belleten, Nisan 2016 makalesindeki bilgiler kaynak olarak alınmıştır.