Mustafa Kemal’in Ziraat Mektebi’nde anlattıkları…

Günün liderlerinin, şaşırmadan konuşmak için ihtiyaç duydukları elektronik suflör yani prompter 20.yy’da elbette yoktu ancak olsa bile Mustafa Kemal kullanır mıydı? Kullanmayacağı kesindi çünkü tek güvendiği kendi öz benliği idi… O’nun ağzından çıkan her söz, kaleminin yazdığı her kelime kendi öz aklının ürünüydü. Başkasının yazıp verdiği metinleri okumadı, başkasının fısıldadıklarıyla konuşmadı.

Mustafa Kemal, Türk’ün en karanlık devirlerinden birinde yaşadı. O devrin her türlü kahrını çekti; imparatorluğu gördü, hükumetleri gördü, halkı gördü.

Akıllarında, İstiklal Harbi ve Atatürk için halâ soru işaretleri olanlar varsa, çok da kitap karıştırma imkânları yoksa, Mustafa Kemal Paşa’nın Ziraat Mektebi’nde Ankaralılara yaptığı konuşmayı okumaları, “işin özü” nü anlamaları açısından yeterli olacaktır!

1919-1927 dönemini anlatan Nutuk, Atatürk’ün, yaşanılan olaylarla ilgili topladığı kayıtlı belgelere dayanılarak özetlenmiş ve yazılmıştır. 220. Belge’nin* başlığı şöyledir: “Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin Ankara’ya ilk gelişlerinde şehrin ileri gelen ve önemli kişilerine verdikleri nutkun örneğidir. Temsilci Kurul döneminde.” (28 Aralık 1919)

Mustafa Kemal, 220. Belge’deki konuşmasını, Ziraat Mektebi’nde yapar. Ziraat Mektebi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının -yaklaşık dört ay- çalışma merkezi olmuştur. (27 Aralık 1919 Ankara’ya geliş – 23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü) Heyet-i Temsiliye adına kararlar burada alınacak, kurulan bir telgrafhane ile de bütün yurtla buradan temas sağlanacaktır.

Atatürk ve Temsil Heyeti’nin üyeleri 27 Aralık 1919’da saat 14.00’da Dikmen sırtlarından Ankara’ya gelirler ve Ankara halkı tarafından coşkuyla karşılanırlar… Ertesi gün, Ankaralıların karşısında; gelişmelerin her ayrıntısını takip edip değerlendiren, başlattığı mücadeleye sahip çıkan ve ruh halini karşısındakilere de yansıtabilen gerçek bir lider vardır.

Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı konuşmanın metni âdeta, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri içeren uzun, ayrıntılı ve ders niteliğinde bir makaledir.

Özetleyelim…

“Yurtseverce ve olağanüstü gösterilerle” yapılan karşılama için Ankara halkına teşekkürün ardından…

Wilson’ın programının getirdikleri…

“Programın on ikinci maddesi Türkiye’nin, milletimizin tam egemenliğe sahip olması gerekliliğini belirttikten sonra buna bir iki koşul da eklemiştir…. Aramızda yaşayan Müslüman olmayan unsurların güvenliklerini ve serbestçe gelişmelerini sağlamak… Bir de Boğazların açık bulundurulması… Müslüman olmayan unsurların Osmanlı Devleti ve milletinin bağrında edinmiş oldukları ayrıcalıklar üç yüz yılı aşkın bir süreden beri fazlasıyla vardır. Boğazların açık olması konusuna gelince: Bu geçitte başkentimiz, devletimizin yüreği vardır. Bunun güvenliğini sağladıktan sonra herkesin ticaretine hazır olarak açılması da gerekli görülür…”

“İşte devletimiz ancak bu ilkeler çerçevesinde savaştan çıkmak ve ateşkes anlaşması yapmak kararını verdi. Bunun sonucu olarak İtilâf Devletleri ile 30 Ekim 1918’de ateşkes anlaşması yaptı.”**

Mustafa Kemal ateşkes anlaşmasını topluluğa gösterir; içerik ile uygulama arasındaki farklara tek tek dikkat çeker ve anlaşmanın 5-7-10-12-16 ve 24. maddelerini açıklar. Anlaşmanın yapıldığı ilk zamanlarda İngilizlerin Musul’u sonra da İstanbul’u kara ve deniz kuvvetleriyle işgal ettiklerini belirtir.  Adana, Urfa, Gaziantep ve Maraş önce İngilizler ve sonra Fransızlar tarafından, Antalya İtalyanlar, İzmir ve yöresi Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Mustafa Kemal; Bu maddelerin içerikleriyle uygulanmaları arasında uyumluluk var mıdır?” sorusunu sorar ve “Kısacası ateşkes anlaşmasını paramparça ettiler.” der.

Hukuk dışılık…

İstanbul’daki hükümetler güçsüzdür, haksızlıkları protesto dahi etmezler, barış yapılmayan “bir milletten jandarmamıza komutan” atanır. İstanbul’un tramvayları, su şirketi ve demiryolları da İtilâf Devletlerinin yönetimine verilir. Babıali’nin korunması da Ferit Paşa tarafından yabancılara bırakılmıştır.  Memleketi güven altında bulundurmak için gereken asker sayısı seksen bin iken, bu sayı önce kırk üç bine indirilir, sonra da iyice azaltılır. Silahların süngü kolları çıkarılır, sandıklarla gönderilir.

İtilaf Devletlerinin güttükleri amaç; “Milletimizi, memleketimizi büsbütün savunmasız bırakmak.”

“İtilâf Devletleri iki noktada yeminlerini bozup içinden çıkılamaz duruma düşüyorlar”. Bunlar; haklarımızı 12. maddeyle kabul ve ilan etmenin ardından bu maddeyi gözden uzak tutmaları ve “onur ve namusları” nı unutarak ateşkes anlaşmasının hiçbir noktasına uymayarak devletimizi manda altına almak ve daha da ileriye giderek parçalamak istemeleridir.

İtilaf Devletlerinin düşünce değişikliğini şöyle açıklar Mustafa Kemal:

“Yabancılar kendi ekonomik ve politik çıkarlarını sağlayabilmek için kendi buldukları iki görüşü bize karşı yürütmeye başladılar, bu görüşlerden birincisi sözde, milletimizin Müslüman olmayan unsurları eşitlik ve adalet ilkesine uygun olarak yönetemeyecek olduğu. İkincisi de sözde, milletimiz tümüyle yetenekten yoksun bulunduğundan bahçe durumunda bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntı yerine çevirmiş. Birincisi ile milleti kıyım yapmakla suçluyorlar. İkincisi ile yeteneksizlik…”

Bu görüşler için; “Bizim için kesinlikle söz konusu olamaz. Her ikisi de su katılmamış iftiradır.” der Mustafa Kemal ve şöyle devam eder:

“Milletimizin yeteneksiz olmadığını tarih ve mantık kanıtlar… Wilson prensiplerini kabul ve ateşkes anlaşmasını imzaladıkları zaman altı yüz yıllık bir milletin niteliği, yeteneği hakkındaki bilgileri eksikti de bir iki ay içinde mi tamamladılar?”

Bu, herkesin anlayacağı bir dildeki ifadeden sonra Mustafa Kemal, Osmanlı’nın, ufak bir aşiretten bir imparatorluğa giden aşamalarını anlatır. Osmanlı ordusunun gücüne değinir ve “yönetim kollarının olağanüstü ölçüde eksiksiz ve yetenekli olduğunu” ifade eder. Milletimizin kıyımcı olması konusuna gelince, bu da salt iftiradan, tam bir yalandan başka bir şey değildir.” der. Yabancıların, başka dinden olanların inanç ve törelerine nasıl saygılı olduğumuzu Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar geri giderek aktarır ve şöyle der: Memleketimizde yaşayan, Müslüman olmayan unsurların başına ne gelmiş ise, kendilerinin yabancı entrikalarına kapılarak ve ayrıcalıklarını kötüye kullanarak vahşice güttükleri ayrılma politikasının sonucudur.”

Mustafa Kemal bu konuların vatandaşlarımıza da anlatılması gereğini duymaktadır. Şöyle der: “Tarihini okumamış veya ulusal duygudan yoksun kalmış olduğunu sandığımız bazı kimseler, yabancıların bize karşı ileri sürdükleri suçlamaları reddetmedikten başka vatanlarını, milletlerini kabahatli göstermekten çekinmiyorlar.” Bu ifade, günümüzde de sürmekte olan Cumhuriyet karşıtları/karşıtlığı için de geçerliliğini korumaktadır.

İşgalleri tekrar anlatan Mustafa Kemal şöyle sürdürür konuşmasını: “Oysa haktan, adaletten söz eden İtilâf Devletlerinin bu gibi işler yapmamaları gerekirdi, uygarlıktan ve insanlıktan söz edenlerden bu beklenmezdi. Fakat Efendiler!.. Her halde evrende bir hak vardır. Ve hak güce üstündür.”

Ne yapılması gerekmektedir… Dün, bugün ve yarın; izlenecek yol bellidir…

“Şu kadar ki milletin haklarının bilincinde olup bunu savunmak ve korumak yolunda her türden özveriye hazır olduğu konusunda herkesi inandırmak gerekir.”

Hükümetler yapmaları gerekeni yapmayınca…

“Ama doğrusunu söylemek gerekirse ateşkesten bu yana birbiri ardından gelen hükûmetlerimizin memleketin karşılaştığı haksızlıklara karşı kusurlu ve akılsızca davranmaları bize karşı olan yanlış düşünceleri pekiştirmeye yaramıştır. Örneğin Tevfik Paşa vatanımızın bir bölümünü Ermenistan’a eklemekte bir sakınca görmemekte idi. Ferit Paşa resmî demeçlerinde doğu illerinde geniş bir Ermenistan özerkliğinden söz ettiği gibi Paris’te de güney sınırımızın Toros olabileceğini söylemişti. Toros’un güneyinde Arapça konuşulduğunu sanıyor. Ve Toros’tan ta Antakya’ya kadar olan bölgede Türklerin oturduğunu ve buraların bin senedir Türk kanı ile yoğrulmuş olduğunu bilmiyordu.”

“Uygarlıkların verdiği haklardan habersiz, kansız, miskin bir millet olarak” tanımlanmaya çalışan milletimiz gereğini yapmayınca…

“Milletimizin kendisinin böyle tanınmasında pek büyük bir kabahati vardı. Milletimizin o kabahati efendiler, İstanbul hükûmetinin yaptıklarına ve Avrupa’nın namusuna aşırı güven göstermiş olmasıdır. İşte bu kabahati yüzünden kendi değerini, niteliğini, erdemlerini unutturmak düzeyine düşmüştür.”

Millet uyanıyor…

“İzmir felâketindan sonra idi ki, milletimiz gerçekten duyarlı oldu ve uyandı. Ve derin bir uçuruma sürüklendiğini kavradı. Ve ondan sonra haklarını kendisi savunmaya karar verdi, elbette bunu yapabilmek için bir biçim olmak, örgütlenmek gerekirdi.”

Erzurum ve Sonra Sivas Kongreleri…

Söz kongrelere gelir ve Mustafa Kemal,  Erzurum ve Sivas Kongreleri bildiri ve tüzüğünden bazı noktaları anımsatır:

“Efendiler! Bir millet varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün düşünsel ve nesnel gücüyle ilgilenmezse, bir millet kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz… Bugün, dünyanın bütün milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: ulusal egemenlik…”

Örgütlenme ve bireyin sorumluluğu…

“İşe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından yani bireylerden başlıyoruz. Bireyler kafalarını kullanmadıkça, haklarının bilincine varmadıkça, kütleler herkes tarafından istenilen doğrultuya iyi veya kötü doğrultulara sürüklenebilirler. Kendini kurtarabilmek için her bireyin kaderiyle kendisinin ilgilenmesi gerekir… Aşağıdan yukarıya yeniden bir örgütlenmenin oluşması amacına ulaşmak için özel çaba harcama bir ulus ve yurt görevi sayılmalıdır.”

Osmanlı İmparatorluğunun yeni sınırları…

“Ateşkes anlaşması yapıldığı gün… Bu sınır İskenderun körfezi güneyinden Antakya’dan Halep ile Katma istasyonu arasında Cerablus köprüsü güneyinde Fırat nehrine kavuşur. Oradan Dirzora iner; daha sonra doğuya uzanarak Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi içine alır.”

Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde saptanan ilke ve görüşleri paylaştıktan sonra, Ferit Paşa’nın engel olma girişimlerine değinir. Ancak Ferit Paşa’nın; “ittihatçılık”, “Bolşeviklik”, “Müslüman halkı aldatarak vatan için çalışanları yok etmek” gibi fitne unsurları işe yaramayacaktır.

Yapılması gereken; milletin hükûmetin koruyucusu olması! Günümüze bir uyarı, “suça ortak olmama” uyarısı…

“Şimdi gerekli olan milletimizin sarsılmadan kararlılığını sürdürmesi ve İstanbul’da yakında toplanacak mebuslarımızın yasama görevlerini tam olarak yapabilmesidir. Her halde milletin hükûmetin koruyucusu olması gerekir. Çünkü hükûmetlerin yaptıkları olumsuz olur da millet karşı çıkmaz ve onu düşürmezse bütün kusur ve suçlara katılmış demektir.”

Ferit Paşa düşürülür, Ali Rıza Paşa hükümeti milletle ortaklaşa çalışmayı kabul eder…

Üç nokta üzerine anlaşma sağlanır: Ulusal Güçlerin yasal olduğunun onanması, Ulusal Meclis toplanana kadar ulusun kaderiyle ilgili kesin ve dönülmez yüklenimlerde bulunulmaması, barış konferansında milletin kaderini savunacak olan delegelerin eskisi gibi millet ve memleket çıkarlarını kavramamış olanlardan seçilmemesi… “Hükûmet bu üç noktayı kabul etti.”

Vatanı savunmanın gerekliliğini, yönetenlerin ve yönetilenlerin sorumluluklarını ayrıntılarıyla anlatan Mustafa Kemal Paşa, İslam dünyasının da bağımsızlığına kavuşmasının büyük mutluluk olacağını ifade eder ve şu sözlerle konuşmasını sonlandırır:

“Efendiler! Ulusal örgütlerimizin bugün güttüğü amaç vatanın bölünmekten ve milletin tutsaklıktan kurtarılmasına yöneliktir. … Bence bundan sonra da çok önemli vatan ve millet görevimiz vardır. Bu arada iç durumumuzu iyileştirip uygar milletler arasında çalışkan bir uzuv olabileceğimizi edimli olarak kanıtlamak gerekir. Bu amaçta başarılı olmak için politik çalışmalardan çok sosyal çalışmalara gereksinim vardır.”

“Hoş gelişler ola” diyerek  Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını ve şehitlerimizi saygı ve şükranla anıyor, 2021’de insanlığa sağlık, bereket ve bilgelik diliyorum. Esen kalın…

Canan Murtezaoğlu

 

*Nutuk; Bedi Yazıcı çevirisi. Önsözde: “Uzun yıllardır, kanımca tüm Türk tarihinin en önemli yapıtı olan Nutuk’u yeni kuşakların anlayacağı bir Türkçe ile yayınlatmayı arzulamaktaym. Bu amaçla, uzun ve yorucu bir çalışma sonucunda, bir yanda Ulu Atatürk’ün özgün ve tam metni diğer yanda da benim çevirimle bu belgeyi hazırladım. Çevirinin sonunda önemli sağlık sorunlarıyla karşılaştım. Yapıtın buna karşın tamamlanabilmiş olması; Atatürk’e içten bağlılığımın, hiç eksilmeyen ulusal görev coşkumun sonucudur. (Şubat 1995)” ifadelerine yer veren Bedii Yazıcı’yı saygı ve rahmetle anıyor, evlatları Gül Yazıcı Kaya ve Prof. Dr. Hasan Yazıcı’ya bir kez daha teşekkür ediyorum.

** İtilâf Devletleri ile 30 Ekim 1918’de yapılan Mondros Ateşkes Anlaşması’dır.