Nutuk’tan bir ara başlık: “Aldatıcı söz vermeler, ağır iftiralar”

İmparatorlukların çöktüğü, kan ve gözyaşının hiç eksilmediği, siyasi iştahların “gemi azıya aldığı” yani git gide azgınlaştığı zamanlardı 20. yüzyılın ilk yarısı ve de özellikle ilk çeyreği. Bu karanlık zamanlarda umudu ayakta tutabilen ve milletine güvenerek verdiği çok yönlü ve kahırlı bir mücadele ile de bu umudu gerçeğe dönüştüren Mustafa Kemal, “Yurtta sulh cihanda sulh” diyerek dünya milletlerine de yol gösterdi. Daima, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” düşüncesi ile hareket etti. Çağlar üstü lider, milletine karşı hep açık oldu, verdiği mücadeleyi en ufak ayrıntısına kadar paylaşmayı ve milletini aydınlatmayı kendine görev bildi. Yeri geldi kendi milletinden olanların yanlışlarını vurguladı, yeri geldi diğer milletlerin yanlışlarını açıkladı.

Bu yanlışlardan biri de İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edilişinin öncesindeki bir belgeyle ilintilidir. Bu belge “aldatıcı söz vermeler, ağır iftiralar” içermektedir.

İstanbul’un, yani Osmanlı başkentinin İngilizler tarafından işgaline yakın zamanlardır. İngiltere Savunma Bakanlığı’ndan İstanbul’daki siyasi temsilcilere gönderilen bir “metin” Osmanlı hükümetine resmi ve sözlü olarak bildirilir. Metne göre; padişahlık başkenti Osmanlı Devleti’ne bırakılmış ancak Ermeni katliamının durdurulması, Yunanlılar ve tüm İtilaf kuvvetlerine karşı tutumumuzun değiştirilmesi istenmiştir. Aksi halde barış şartlarının (!) değiştirilmesi olasıdır. Şikâyetlere yol açacak en küçük olaylara bile fırsat verilmemesi tavsiye edilir.

Mustafa Kemal, bu metinden 19 Şubat 1920’de haberdar olur ve 1 Mart 1920’de İstanbul’daki İtilâf Devletleri temsilcilerine ve Amerika Yüksek Komiseri Amiral Bristol’e, Anadolu’da Ermenilerin öldürüldüğüne dair gerçek dışı haberleri yalanlayan bir yazı gönderir:

 

“İngiliz belgesi” ve bağlantılı olaylarla ilgili bölümü Nutuk’tan özetle verelim:

İstanbul’dan kendisine ulaştırılan belge için Mustafa Kemal; “Efendiler, bu sözlü vaatlerin anlam ve kapsamı ne olabilirdi?  diye soracaktır. Yaptığı değerlendirme kısaca şöyledir:

Ülke topraklarındaki işgaller zaten bir olupbittidir. İstanbul’un alınması da düşünülmektedir. İleri sürülen koşullara uyulursa, “İstanbul’u almaktan vaz geçeriz” mi denilmektedir? Ya da işgaller geçicidir, koşullara uyulursa “İstanbul da bırakılacak” anlamı mı çıkarılmalıdır? İşgal edilen bölgeler güvenlik içinde bırakılır yani işgaller kabul edilirse “İstanbul’un işgalinden vaz geçilir” mi denmektedir? Ya da İstanbul hükümetinin, Kuva-yı Milliye’yi durdurmaya gücü yetmediğini anladıkları için, “Yunanlılar da dahil olmak üzere İtilaf Devletlerine karşı yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni katliamına son verilmemiş olduğu bahanesiyle İstanbul’u da mı işgal etmek niyetindeydiler?!”

“Sonraki olaylar, bu son tahminin doğru olduğunu göstermiştir.”  diyen Mustafa Kemal, “yapılmış olan önerinin ne derece yersiz olduğu ile ilgili bir fikir verebilmek için” o günlere ait bilgileri hatırlatır.

Son dönemde Osmanlı bürokrasisi içerisindeki nüfuzlarını bir hayli artıran Ermenilerin, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devlete karşı isyan ettikleri; özellikle Rusya, İngiltere ve Fransa’dan destek alarak Doğu Anadolu’da ve Çukurova bölgesinde devlet kurmak istedikleri, din adamlarının eliyle örgütlendikleri, kiliselerini cephaneliklere dönüştürdükleri, silahlandıkları bilinmektedir. Adana ve Maraş, isyanların yaşandığı önemli iki bölgedir.*

Mustafa Kemal, tarihe not düşmek için açıklamalarını sürdürür:

“Kuşku duyulmaması gerekir ki, Ermeni katliamı hakkındaki açıklamalar gerçeğe uygun değildi. Tam tersine güney bölgelerinde yabancı kuvvetleri tarafından silahlandırılan Ermeniler, korunmalarından cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. Öç alma düşüncesiyle her tarafta acımasız bir şekilde adam öldürme ve yok etme politikası gütmekteydiler. Maraş’taki acı olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleriyle birleşen Ermeniler, top ve mitralyözlerle Maraş gibi eski bir Müslüman beldesini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz anne ve çocukları, işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir örneği görülmemiş olan bu vahşeti gerçekleştirenler Ermenilerdi. Müslümanlar ancak namus ve hayatlarını korumak kaygısıyla direnmiş ve savunmaya geçmişlerdi. Yirmi gün devam eden Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu acı olayı yaratanları yalanlanamaz bir şekilde belirlemekteydi.

Adana ilindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngülerinin tehdidi altında, her dakika öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme politikası, uygar insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikteyken, tam tersinin yapıldığını iddia ederek, ondan vazgeçilmesini istemek gibi bir öneri, nasıl ciddi kabul olunabilirdi?”

İzmir ve Aydın çevresindeki Yunanlıların durumuna da değinen Mustafa Kemal, “Gerçek şuydu ki, ulusumuz, sebepsiz yere hiçbir yerde, hiçbir yabancıya saldırmış değildi.” diyecek ve özetle şöyle devam edecektir:

“Dolayısıyla efendiler, yurdumuzun işgal edilmiş bölgelerinden düşmanların çekildiklerini görmeden aldatıcı sözlere gereğinden fazla değer vermek akıllı işi miydi? … Kuşkulu ve belirsiz bir gelecek uğruna, hemen ulusal davadan vazgeçmek doğru muydu? Yalnız İstanbul’un Osmanlı Devleti’ne bırakılacağı sözünün verilmesi karşısında Osmanlı Devleti’nin sadrazamı Ali Rıza Paşa sevinse de, Türk ulusunun sevineceği ve bununla yetinerek susup oturmayı tercih edeceği nasıl düşünülebilirdi?”

Mustafa Kemal, Nutuk’ta tüm ayrıntılarıyla yer alan bu bölümü “Efendiler,  yabancıların önerisine ve onu uygulamaya kalkışan hükümetin istek ve emrine, ulusun da Kuva-yı Milliye’nin de boyun eğmeyeceği kuşkusuzdu.” sözleriyle bitirecektir.

Osmanlı imparatorluğu; “Toplumu kul gören tebaa zihniyeti” (“OKU!”, s. 25) ile yönetiliyordu. Avrupa’nın önde gelen milletlerinin sınır tanımaz doyumsuzluklarına evet diyen, onlarla işbirliği yapmayı âdeta kendilerine vazife edinen hırslı, basiretsiz ve çağı okumaktan aciz sözde Müslüman Saray siyasetçileri ve bağlıları el ele verdiler ve çöküşü hazırladılar. Yönetilemez hale gelen imparatorluk toprakları üzerinde yaşayan – hangi milletten olursa olsun- binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine neden oldular. Kurtuluş için de binlerce evladımız toprağa düştü, şehit oldu.

Hepsini saygıyla anıyoruz…

Canan Murtezaoğlu

 

Kaynak Nutuk; Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, s. 257-258
*Yrd. Doç. Dr. Ahmet Eyicil; 1895 Maraş ve Zeytun İsyanı, Maraş’ta Ermenilerin Ayaklanması, s. 167-172 – http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1267/14571.pdf