“Sabahlara kadar gözüm açıktır”

Bir televizyon dizisinde geçen “Yeni nesiller atalarına giden yolu bilsinler!” cümlesi bugün hangi noktada olduğumuzun da âdeta göstergesi. İfade özgürlüğü kısıtlanınca farklı yollar aranıyor ister istemez…

Mustafa Kemal, henüz Harp Okulu’ndayken Osmanlı’nın çöküşe gittiğini görmektedir. Arkadaşlarına, “uluslarına bağımsızlık düşüncesi aşılamaya çalışan” Bulgar Ivan Vozof’u, Sırp Filip Vişniç’i, Yunan Konstantin Rigas’ı, Macar Petofi’yi ve Lehistanlı Miçiyeniç’i anlatır. Dağılma ve çöküş sürecinin padişahı II. Abdülhamit ise Avrupa’daki bu uyanışla ilgili değildir.

Türk ulusunun “yüz yıllardır beklediği sesi veren Namık Kemal” in şiirlerini okuyamamaktan, söylediklerini duyamamaktan yakınan ve henüz 18 yaşında olan Mustafa Kemal şöyle diyecektir: “Arkadaşlar, bize büyük görevler düşüyor. Yalnız görev aldığımız her yerde ulusumuzu yetiştirmek için aynı zamanda birer öğretmen olduğumuzu unutmayalım. Aydın gençlerle, memurlarla arkadaşlık kurarak onları bu yolda yönetmemiz lazımdır.”

Öğrenci Mustafa Kemal, çalışkandır ancak kederlidir; adını tam koyamadığı yoğun duygular içindedir. Yakın arkadaşı bir gün ona, “Kalkıyorsun ama bir türlü uyanamıyorsun. Dahiliye subayının karyolanı sarsması mı lazım? … Bu anlaşılmaz hayatının nedeni nedir?” diye sorar. Bu konu diğerlerinin de dikkatini çekmiştir. Mustafa Kemal şöyle der: “Arkadaşlar, yatağa girdikten sonra ben sizler gibi sakin uyuyamıyorum. Sabahlara kadar gözüm açıktır. Sonunda tam dalacağım zaman, ‘Kalk!’ borusu çalıyor. Onu da doğal olarak işitmiyorum.”

Üçüncü sınıfa geldiğinde “özgürlük sorunu” kafasını iyice meşgul eder. “Bunun için de muhakkak örgütlenmek gereklidir.”

Sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’un evinde tanıştığı Osman Nizami Paşa’dan “İstibdat yönetimi bir gün elbette yıkılacaktır. Fakat onun yerine Batılı anlamda bir yönetim gelip memleketi her bakımdan acaba kalkındıracak mıdır? Ben buna inanmıyorum.” sözlerini dinleyen Mustafa Kemal, hayretler içinde kalacak ve şöyle cevap verecektir: “… Yeni kuşaklar içerisinde her konuda güvene değer insanlar çıkacaktır.”

Harp Akademisi’ni 1904 yılında bitiren Mustafa Kemal, istibdatın yoğun bir şekilde hissedildiği İstanbul’dadır. Sirkeci’de kaldığı bir pansiyonda, atanmayı bekleyen diğer arkadaşlarıyla konuştuğu tek konu “rejim sorunu” dur. Ülkenin kurtuluşu için meşrutiyetle yönetilmek şarttır. Ancak burada yapılan konuşmalar Saray’a ulaşacak ve Mustafa Kemal tutuklanacaktır. Kısa bir süre sonra, kendisi gibi hapiste tutulan Ali Fuat Cebesoy’la birlikte 5. Ordu’ya atanırlar. Şam’a gitmek için Nemse vapuruyla Beyrut’a hareket ettiklerinde Mustafa Kemal şöyle diyecektir: “Bizim için hayat yeni başlıyor.”

Onlar için hayat kan ve savaşla sürerken, zengin Hıristiyan aileler ve Saray’a mensup paşa ve beyler de, “istibdat” ın tüm nimetlerinden yararlanarak, “Avrupa’dan getirilmiş tanınmış orkestralar” ın çaldığı Tepebaşı ve Taksim bahçelerinin müşterileri olmayı sürdüreceklerdir.

***

Mustafa Kemal, Çanakkale Zaferi’nin ardından 16. Kolordu’ya atanır ve İstanbul’a gelir. Ülke, savaşla değil barışla kurtulabilir düşüncesindedir ancak yaptığı uyarılar hiçbir şekilde dikkate alınmaz. Pera Palas Oteli’nin bir dairesine yerleşir. Şöyle diyecektir: “Artık her şeyin mahvolduğuna inanmış bir adam gibi üzgün, düşünüyordum. Ancak mahvolan her şeyin tekrar kurtarılabileceğine inanan bir adam gibi avunuyordum.”

***

Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yönetmenin toplumla bağ kurmak olduğunu görmüştü çok genç yaşta.

Gözünü kırpmadan sabahı bulduğu geceler boyunca ulusal özgürlüğü kendine mesele yapmış ve halkın aydınlatılması için örgütlenmek gerektiğine işaret etmişti çok genç yaşta.

İnandığı yolda yürüdü, umutsuzluğun içindeki umudu gördü, gösterdi ve başardı.

5 Şubat 1923’te Türkocağı’nda, şerefine tertiplenen bir ziyafette; “…Her millet yaşamak mecburiyetindedir. Yaşamak için mücadele şarttır!” dedi.*

5 Şubat 1937’de “laiklik” ilkesi Anayasa’nın 2. maddesinde yer aldı.

Sonra ne oldu?

Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının ardından, halkıyla kurduğu bağ gönüllerde sürse bile yönetimlerde egemen olamadı. “İlk on beş yıl” ın coşkusu korunamadı; ne yönetenler, ne aydınlar ne de halk gereğini yaptı. Kurulan her siyasi parti ve de Atatürk’ü vitrin yapan her kurum ve kuruluş Cumhuriyet’in her türlü nimetinden yararlandı. Ancak Kuruluş’un özüne, devrimlere sadık kalınmadı ve bunlardan  uzaklaşıldıkça da çözülme başladı. Dillerden düşmeyen “demokrasi” de samimiyetsizliğin kurbanı olma yolunda…

Yıl 2021… Yüz yıl boyunca döşenen ayrışma, kamplaşma ve kutuplaşmanın taşları üzerinde yürünüyor şimdilerde.

Oysaki Cumhuriyet’e borcumuz var…

Canan Murtezaoğlu

 

 

Yararlanılan kaynaklar:
*Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü
Niyazi Ahmet Banoğlu; Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, Atatürk İstanbul’da (1899-1919) bölümü