Siyasetçinin secdesi

Din ve vicdan özgürlüğünü tanımlayan, “Ve de ki: ‘Gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” (Kehf /Mağara,29) cümlesi, gerçeğin kaynağını belirterek sorumluluğu insana bırakır. “Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.” diyen Atatürk’ün kurduğu ve laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde din ve vicdan özgürlüğü Anayasa (m.24) ile güvence altındadır. Dinin her türlü çıkar hesaplarından uzak tutulması ve siyasete âlet edilmemesi ise laikliğin esaslarındandır ve olması gerekendir. (OKU!, s.11)

Yukarıdaki ifadelerim; genel bir çerçeve çizmek, iyi ve güzele ulaşmak için bilgi paylaşma çabasıdır. Diğer yandan konuyu inceleyen akademisyenlerle ortak noktalarda buluşmak da sevindirici olmaktadır.

İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şükrü Uslu’nun makalesinden bir bölüm verelim: “Laiklik, toplumda fikir ve inanç ayrılıklarının düşmanlığa dönüşmesini önleyen modern değişim dinamizmini sağlayacak bir ilkedir. İslam dini de akla, bilime düşünceye ve hoşgörüye verdiği önem dolayısıyla laikliğe giden yolu açmıştır. Kur’an ve Sünnet’te bunlara işaret eden sayısız örnekler vardır. Netice olarak vahyin ve peygamberin dışında akıl ve bilim, İslam’ın temel merciileri olduğu gibi laikliğin de temel dayanaklarıdır.”*

Dinin siyasete âlet edilmemesi hep istenendir ancak gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde devlet otoritesini elinde tutmak isteyen yöneticilerin emrindeki en işe yarar yönlendirme araçlarından biri dindir ve buna bağlı olarak da zaman içinde oluşturulan çıkar zinciridir. Ülkemizde, özellikle 2002’den beri din (!) ve siyasetin, giderek artan dozda girift hale geldiğini görmemek mümkün değildir. Ancak belli ki, iktidarın himayesinde devletin tüm odaklarına sızmış bir dinci örgütün Gazi Meclis’i bombalaması bile tatlı uykuları kaçırmaya yetmemiştir.

Şu veya bu şekilde inandığını söyleyen kişinin yumuşak karnıdır din.

Neden din, inançlı olduğunu söyleyen kişi için bir yumuşak karın olabilmektedir?

Kişi:

Din adına her şeyi sorgusuz-sualsiz kabul ettiği için mi?
Dinsel bir simgeyle güven duygusunu birleştirdiği için mi?
Dinin gerçeklerini bilmediğinden mi?
Dinin özüne inmek istemediğinden mi?
Din adına atadan-dededen kalanla yetinme rahatlığından mı?
Dincilik üzerinden çıkar ilişkisini sürdürmek için mi?
Din adına sorumlu olmamak için mi?
Dinin ilkelerini kendi dilinde okumadığından mı?
Dinin kitabında yazanları bilirse inancı zedelenir korkusundan mı?

Bu soruların cevapları, toplumun çoğunluğunu tarif için yeterlidir. Çünkü toplum olarak din adına -hâlâ ve her vesile ile- “evliya, yatır, baba, dede, türbe” kapılarını aşındırıyoruz ve oralardan medet umuyoruz; iş istiyoruz, aş istiyoruz, eş istiyoruz, düğümler çözülsün istiyoruz. Bu durumda, “Yalnız sana taparız ve ancak Senden yardım dileriz,” cümlesi ile çelişiyoruz. Ayeti, âdeta askıya alan bu din anlayışı, özelimizde genelde böyle işliyor.

Siyasete gelince; bu defa da çoğunluk, dillendirmese de ruh dünyasının tüm sorularını “alnı secdeli” ifadesi ile baskılıyor. Secdeyi şeklen görmesi karar vermesi için yetiyor. O şekle takılarak kendini yöneteni seçerken sorgulamaktan kaçınıyor. Seçtiği bu “alnı secdeliler” in asıl secdesini ise pek de merak etmiyor. Bu “secde” gerçekten Yaratan’a mı yapılıyor yoksa sahne arkasında, ipleri ellerinde tutan birtakım oyunculara mı yapılıyor? Ya da bu secde, biriktirilmiş kin ve nefret yığınlarını mı kıble ediniyor?

Vatandaş, ne yazık ki, sormuyor, irdelemiyor!

Biz o “secde” nin ne olduğunu Kur’an’a soralım:

Secde; “eğilmek, boyun eğmek, tevazu ile alnı yere koymak” anlamlarını taşıyor. Kur’an’da, secde ayeti** olarak ifade edilen ayetlerin okunması veya dinlenmesi halinde secde edilmesi, Hz. Muhammed’in tavrı/tarzı (sünnet) olarak gelenekselleşmiş. Bu 14 ayetten biri okunduğunda ya da duyulduğunda Allah için “secde” ediliyor. Bir secde ayeti olan Hac Suresi 18, secdeyi en geniş anlamda tarif ediyor ve onu evrendeki bir işleyiş, bir düzen olarak veriyor. Şöyle diyor ayet:

“Göklerde olanların, yerde olanların, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların, insanların birçoğunun Allaha secde ettiklerini görmüyor musun?”

Dikkat edilirse secde, insan dışındaki tüm yaratılmışların varlık yapısının bir gereği olarak verilmiş, insana ise seçme hakkı tanınmış. Diğer secde ayetlerinde de özetle; bağışlanma dilemek, büyüklenmemek, bilim verilenlerin farkındalığı, sadece Yaratan’a kulluk edilmesi konularına değinilmiş ve secdenin, “isteyerek veya istemeyerek sabah-akşam” işleyişine vurgu yapılmış.

***

Tarih boyunca ve de günümüzde “kula kul olmak” toplumları kemirip tüketmiş, tüketiyor. İnanmak ya da inanmamak, her bireyin temelde hür ve bağımsız hissetmesi gereken bir konu olması gerekirken bu alana sürekli müdahale ediliyor; kurumlar ve kavramlar yozlaştırılıyor.

Yazımızı, “OKU!” adlı çalışmamızdan bir paragrafla sonlandıralım.

Zorlama, insanın yaradılışına aykırı bir tutumdur. Anayasa’mız; “kimse… dinî inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” (m.24/3) cümlesiyle inanç hürriyetine ek güvence getirmiştir. Atatürk, “Din gerekli bir kurumdur… Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.” der. İşte bu bağlılık, ancak baskı görmediğinde iyiye ve güzele yönelebilir. Seçim; her zamanki gibi algılama, kavrama ve fark etme yetisini kullanabilen insana bırakılmıştır. İnsan; ya doğasının gereğini yaparak hür iradesiyle baskılara karşı çıkacak ve aydınlığı yakalayacak ya da “firavunluk” la özdeşleşen baskıya boyun eğerek karanlıkta kalacaktır. (“OKU!”, s.41)

Canan Murtezaoğlu

 

 

*https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/188587
**Secde ayetleri: Alak 19, Necm 62, Sad 24, A’raf 206, Furkan 60, Meryem 58, Neml 24, İsra 107, Fussılet 37, Nahl 49, Secde 15, İnşıkak 21, Ra’d 15, Hac 18. (Surelerin iniş sırasına göre düzenlenmiştir.)