“Tarihte gerçeğin ne lüzumu var?”

Murat Bardakçı’nın 220 belgeden oluşan “İttihadcı’nın Sandığı” adlı hacimli eserinin 219 no’lu belgesi (11 Aralık 1919), önde gelen bir Dürzi ailesine mensup olan Emîr Şekib Arslan’ın Enver Paşa’ya mektubudur. Uzun mektubunun sonlarına doğru şöyle yazmıştır Şekib Arslan;

“Suriye ve Irak ahalisi İngiliz ve Fransız ile tutuşacaklardır. Sizin vasıtanızla bunlar silah ve cephane meselesini bir dereceye kadar temin edebilirlerse tekrar Araplar ile Türklerin ittihadı pek mümkündür. Bu ders Araplara kâfi oldu. … Şimdi Araplar Anadolu’ya bakıyorlar… Mustafa Kemal’in teşkilatını alkışlıyorlar.”

O alkışlayanların durumunu, Osmanlı’nın 1915-1918 yılları arasını, Kudüs’te Zeytindağı tepesindeki Alman misafirhanesine “Kumandan Paşa Hazretlerinin, Başkumandanlıktan istediği Falih Rıfkı” nın “Zeytindağı”* adlı çarpıcı eserinden birkaç başlıkla verelim.

“Hür bir fikir eğitimi görmeyenlerle anlaşmak imkânı var mıdır? Onlar da gerçeğin yüzde yüz yergi ile yüzde yüz övgünün belki de tam ortasında olduğunu bilmez değillerdir. Fakat eski zamanların kulluk ahlakına esirdirler. Yerme yahut övme, iyilik yahut kötülük gördüğünüze göre, bu ikisini yapmakta, onların ahlakına göre haklısınız. Tarihte gerçeğin ne lüzumu var? Osmanlı tarihi,  bu sebeple, bir yalan âlemi olmuştur. Yalan, Şark’ta ayıp değildir…”

“Trakya’dan döndüğümüz zaman Cemal Bey istasyonda bana şunu dedi: ‘… Biraz daha sabrediniz, zaten biz İzzet Paşa’dan da orduyu kurtaracağız.’ Biraz şaşırdım. Fakat ne yapmalı, İttihat ve Terakki’de görüşmüş olduğum siviller, Cemal Bey’in yanında sekiz kat sarıklı hocalardı… Tevkifler, sürgünler, ip ve zindan çerçevesi içinde bana korkunç bir yeniçeri gibi görünen Cemal Bey’in kendisini velev biraz bu türlü ve karışık, fakat genç hareketlerle az çok ilgili görmek de büyük bir şeydi. Biz bu kadarla doymağa ve kanmaya alışmıştık. Çünkü o zamanki devrimci, kırmızı ve uzun Mısır fesini başı üstüne yakıştıracak kadar duygusuz ve donuk, prensiplerini en eski Osmanlı kafalarının kalıbına dökecek kadar şuur düşkünü idi. 1913’te bir Mustafa Kemal, yüzyıl sonrası için bile hayaldi, fantazi romanlarında bile yeri yoktu.

“…Enver’le Müslüman ortaçağı, bütün yeşilliği ile devam edecekti.”

“Suriye, Filistin ve Hicaz’da, “Türk müsünüz?” sorusunun cevabı, “Estağfurullah!” idi. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.”

“Arap meselesi denen şey, Türk düşmanlığı hissi idi.”

“Yalanın tecvidli Arapçası, herkese ayet tesiri verir.”

“Medine, dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarı idi. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur.”

“Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük Allah girmemiştir. Para uğruna yapılan her şey, Allah uğruna yapılmış gibidir.”

“Kırtasiye ve maaş imparatorluğunun tarihi işte böyle biter.”

Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte Onuncu Yıl Marşı‘nı yazan ünlü şair Behçet Kemal Çağlar’ın “Zeytindağı” adlı eser için yaptığı kısa bir yorum bile, yaşanan felaket devrinin boyutlarını gözler önüne sermektedir:

“Kitapta Mehmetçiğin Yemen’de, Aden’de, Kanal’da, Gazze’de, Arap çöllerinde nasıl kırıldığını, yenilgiden sonra bir vagon dolusu mecidiye altınını bile nasıl bıraktığımızı hayretler içerisinde okuyacaksınız.”

Canan Murtezaoğlu

 

*Falih Rıfkı Atay; Zeytindağı, Pozitif yayınları