Yönlü krizler

Türkiye’de, birkaç yıldır var olan ekonomik krizin üstüne kovit-19 salgın hastalığı da eklenince,  kriz daha arttı, toplum üzerinde yarattığı derin ekonomik baskı ve stres iyice hissedilmeye başladı. Kriz kelimesi aslında başka anlamlarda kullanılsa da bu günlerde, özellikle ekonomi sektörüyle ilgili herhangi bir olayda suç krize atılır.

Henüz dünyanın küreselleşmediği zamanlarda oluşan ekonomik krizlerin etkisi, bu dönemlere göre diğer bölgeler ve ülkelerde bu kadar hissedilmiyordu. Büyük buhran olarak adlandırılan ve 1929 yılında ABD’de borsanın çökmesine neden olan kriz endüstriyel bir krizdi. Şu anlarda yaşanan kriz ise aslında bir mali krizdir.

Günümüzde, krizden etkilenen ülkeler aşırı derecede borçlular ve yatırım yapacak güçleri yok. Paraları yok. Hatta Türkiye’de Merkez Bankası rezervleri eksiye düşmüş durumda. Özel şirketlerin, ciddi zorluklar yaşayan ülkelere sermaye yatırımı yapmakta da hiçbir çıkarları yok.

Şu anda Türkiye’de yaşadığımız; enflasyonun yarattığı temel mallardaki fiyat artışları yanında, üreticinin yerine koyma maliyetini karşılayabilmek amacıyla, maliyet farklarını fiyatlara yansıttığı zaman yüksek bir bedel oluşuyor. Bu evrede, temel malların fiyatlarında piyasa trendlerine ters düşen tuhaf bir artışa tanık oluyoruz. “Serbest piyasa” ekonomilerinde fiyatlar yükseldikçe talebin düşmesi gerekir. Tam tersine fiyatlar yükseldikçe temel malların talebinde bir artış oluyor.

Bu bağlamda, önemli bir toplum kesimin birikimlerini temel tüketim ihtiyaçlarına (kira, gıda, giyecek, ısınma, elektrik, su vb.) harcadıkları görülüyor. Oysa bu birikimlerin yatırımlarda kullanılması gerekir. En azından, gayrimenkul satışlarındaki azalma, birikimlerin daha çok şahsi temel ihtiyaçlarda kullanıldığını gösterir.

Geriden gelen kazançlarla temel tüketim mallarına yapılan harcamalar sonucunda, birikimlerin bittiği ve talep düştüğü takdirde, fiyatlar aniden düşerse temel mal kıtlığına yol açabilir. Bu durum göz önüne alındığında, pandemi döneminde, fabrikalarda çalışmanın neden durdurulamadığı daha anlaşılır hale geliyor. Çünkü üretim fazlası yok, para yok, yatırım yok.

Aşırı bir resesyona (durgunluğa) girildiği zaman olağan bir şekilde gayrimenkullerin piyasa değerinde bir durgunluk ya da düşüşün yanı sıra, tüketim mallarının fiyatlarında genel bir artış olduğu zaman yatırımlara ayrılması gereken paranın tüketime ayrıldığı veya büyük miktarda sermayeyle iş yapılıyorsa, paranın güvenli olan ve kaybedilmiş kârı en azından geri alma şansının olduğu yerlere, yurtdışına aktarılacağıdır.

Enflasyon her ekonomik krizin en kötü sonucudur, çünkü hayat boyu yapılan tasarrufları alır götürür ve insanları çok kısa bir sürede açlığa mahkûm eder.

Burada ekonominin olumsuz ve acı görüntüsünden çok daha önemli olan, devletin bilgeliğine ve gücüne halkın güvenini kaybetmesidir. Bunun en büyük nedeni ise, ekonominin devlet üstü küresel güçler tarafından ele geçirilmesidir. Basit biçimde paranın, yatırım sermayesinin, işgücü piyasalarının ve mal dolaşımlarının, gözetim ve düzenleme görevini yapmak için hâlihazırda var olan devletlerin, küresel güçlerin etkisine girmesi ve aşırı baskılar sonucunda, yapının siyasal sistemin ve ekonominin sorunlarını çözemeyen baskıcı bir güç haline gelmesidir.

 

Cengiz Hergünlü – SMMM-Bağımsız DENETÇİ – www.hergunlu.com

 

Zygmunt Bauman-Carlo Bordoni; Kriz Hali ve Devlet, s.12-13’ten yararlanılmıştır.