Zeytinyağlı yiyemem aman-2

Önceki yazıda zeytinyağının hazin hikâyesini yazmıştık. Bu yazıda da ayçiçeği yağından kısaca bahsedelim.

Türkiye’nin ayçiçeği cenneti olduğunu bilmeyen yoktur. Özellikle de Trakya bölgesi bu konuda çok zengindir. Sağlı sollu uzanan sapsarı ayçiçeği tarlaları, âdeta altın sarısı bir denizi andırır. Rüzgârda dalgalanan bu sarı cennetler ne yazık ki son yıllarda azalmaya başladı. İşin en üzücü yanı ise bugün Trakya bölgesinin gözden çıkarılması ve devasa tarım arazilerinin yabancıların eline geçmesi. Tekirdağ’dan Kabatepe’ye kadar etraftaki tarlaların çoğu ayçiçeği tarlalarıdır. Tarla kenarlarında Pioneer- DuPont firmasının özel numara verdiği levhalar yer alır. Binlerce dönüm arazide, bu firmanın denetiminde tarım yapılıyor.

Türkiye, bitkisel yağ üretimi için gerekli olan ayçiçeği ekim alanlarının daraltılması ile, temel hammadde olan yağlı tohumları dışarıdan, özellikle de İsrail ve ABD’ den ithal etmeye başladı. Soya fasulyesi, dünya yağlı tohum üretiminde liderliği elinde tutuyor. Ardından da palmiye ve kolza yağı geliyor. Ayçiçeği yağının üretimi düşürülürken söz konusu yağların üretimi sürekli olarak yükseltiliyor. Türkiye’de ayçiçeği, pamuk tohumu, soya fasulyesi ve kolza olmak üzere yağ elde edilen 17 farklı bitki yetiştiriliyor ancak ülkemiz, bitkisel ve ham yağ üretiminde dünya sıralamasında çok gerilerde yer alıyor. Son yıllarda pamuk ve ayçiçeği ekim alanlarında yaşanan daralma nedeniyle Türkiye büyük ölçüde dışa bağımlı hale getirildi. ABD, Ukrayna ve Moldova’dan aldığımız soyanın ne kadarının genetiğinin değiştirildiği ise bilinmiyor.

Bitkisel yağ üretiminde %25 yerli üretim, %75 ithal hammadde kullanılıyor. O hepimizin bildiği ve kullandığı markaların ambalajlarının üzerinde “yerli ve ithal hammaddeden Türkiye’de üretilmiştir” açıklaması yer alıyor.  Bunun dışında yabancı hammaddenin hangi ülkeden geldiği, ürün terkibinde ne kadarının yabancı ne kadarının yerli hammadde olarak yer aldığı ya da üretiminde hangi yağlı tohumların kullanıldığı tarzında açıklayıcı bir bilgi bulunmuyor. Bitkisel yağ olarak ne yediğimiz belli değil…

Hükümet, ayçiçeği yağı üretimine yeterli desteği vermezken, ithal edilen ayçiçeği ham yağlarından ve teknik/sınai amaçlı kullanılan ayçiçeği tohum yağlarından alınan gümrük vergisini de sıfırladı! Rekabet gücü bizzat hükümet eliyle azaltılan yerli üretici ise sahayı yabancı firmalara terk etmek zorunda kalıyor. Türkiye’de bitkisel yağ üretiminde küresel şirketler başı çekiyor; Unilever, Bunge Gıda, Cargill, Fransız tohum üreticisi Limagrain -ki üçüncü fabrikasını Bursa Karacabey’de açtığı için hükümetten hatırı sayılır bir teşvik aldı- ve diğerleri…

Ülkemizin yerli üretim firmaları birer birer küresel firmaların eline geçiyor. Artık “Turyağ” ın sahibi ABD’ li Cargill, “Salat” yağlarının sahibi Hollandalı Bunge, “Yudum” yağlarının sahibi Suudi Arabistanlı Afia International”, “Koza” ve “Vadi” yağlarının sahibi ABD’li Seaboard Corporation, “Oruçoğlu” yağlarının sahibi Birleşik Arap Emirlikleri Trans- Atlantic Group DMCC!

Türk halkı, bir bitkisel yağ tohum cenneti olan kendi ülkesinde, kanser yaptığı bilimsel olarak da kanıtlanmış olan palmiye meyvesinden elde edilen palm yağına mahkûm ediliyor. Ayçiçeği yağından yüzde 36 vergi alınırken, palmiye yağından yüzde 15 vergi alınıyor.

Küresel efendilerin Türkiye’yi soya ve pamuk yağları ile tanıştırmasının ardından margarin yağlar piyasayı âdeta işgal etti. Başı çeken yine Unilever firmasıydı.  Önce, Trabzon ve Urfa yağlarına bir dizi katkı madde ekleyerek yapısıyla oynadılar. Sonrasında Latince “sağlık” anlamına gelen “Sana” ve “yaşam” anlamına gelen “Vita” yağlarını ürettiler. Halkı bu “yeni tat” lara alıştırdılar. Öyle bir zaman geldi ki, köylü “sınıf atlama” coşkusuyla kendi ürettiği tereyağından vazgeçip, margarin yağlarını ve margarin benzeri tereyağlarını satın alır oldu.

1950 yılında Türkiye ihracatının yüzde 93’ü pamuk, tütün, fındık, zeytin, tahıl, bakliyat gibi tarım ürünleriydi. Günümüzde ise beyaz altınının cenneti Çukurova da bitirildi. Türk tütünü tamamen yabancı firmalara teslim edildi. Fındık, tahıl ve bakliyatın durumunu ise ne siz sorun ne biz anlatalım.

Bütün bunların başlangıcı “zeytinyağlı yiyemem aman basma da fistan giyemem aman” türküsüdür desek de, türkünün bestelenmesi için gereken taşlar Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün hemen ardından döşenmeye başladı. Zira 1939-1969 yılları arasında ABD ile Türkiye arasında 55 ikili anlaşma imzalandı. Gerisini siz düşünün artık!

Ne diyordu Köy Enstitüsü marşı…

Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine
Milletin her kazancı milletin kesesine,
Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine,
Toprakla savaş için ziraat cephesine..

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak.
En yeni âletlerle en içten çalışarak,
Türk için yine yakın dünyaya örnek olmak,
Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak.
Kuracağız öz yurtta dirliği, düzenliği,
Yıkıyor engelleri ulus egemenliği,
Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği,
Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği.

Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz
(Behçet Kemal Çağlar)

Tülay Hergünlü – SMMM