Zeytinyağlı yiyemem aman  

Hepimiz bu türküyü biliriz değil mi?

“Zeytinyağlı yiyemem aman/ Basma da fistan giyemem aman.”

Ne kadar masum bir türkü değil mi? Hem söyleriz hem oynarız.

Oysaki Türk tarımında ve tekstilinde büyük tahrifatın başlangıcı ve simgesidir bu türkü.

Nasıl mı?

Önce zeytinyağından başlayalım.

Yıl 1948… Marshall yardımı -halk tâbiriyle Mareşal yardımı- ile ABD’nin Türkiye’ye “ekonomik yardım” anlaşması yürürlüğe girdi. Bu anlaşma bir çeşit, “ekonomik kalkınmanızı bize bırakın, siz üretmeyin, biz size satarız…” dayatması idi ve sonucunda Türk tarımı ABD’nin eline geçti.

Uzmanlar geldiler, incelemeler yapıldı ve Türkiye’nin bir “tarım ülkesi olduğu” kararına varıldı. İlk hedefleri zeytinyağı idi, ilk talepleri ise “bizden mısırözü yağı satın alacaksınız” oldu ve halka şu yalan pompalandı; “zeytinyağı ısınırsa kanser yapar.” Zeytinyağının en zor yanan sıvı yağ olduğunu yıllar sonra öğrenecektik; tabi iş işten geçtikten, zeytin ağaçları katledildikten sonra… Müzik, en kestirme beyin yıkama araçlarından biriydi, vakit kaybedilmedi; Amerikan plak şirketi Colombia Records devreye girdi. “Zeytinyağlı yiyemem aman/ basma da fistan giyemem aman…”  adlı türkü plak yapıldı. Ucuz bir fiyata da sattılar.

Propaganda o kadar etkiliydi ki, zeytinyağından vazgeçmekle kalmadık, zeytinyağlı sabun bile kullanmaz olduk. Amerika’dan mısırözü yağı satın aldık. Kaldı ki Türkiye, mısır üretiminde önemli bir potansiyele sahipti ancak ABD, dünya pazarında nebati yağlar konusunda lider konumundaydı ve zeytinyağı üretiminde hatırı sayılır bir paya sahip olan Türkiye’yi rakip olarak görmek istemiyordu. Ayrıca ABD, soya yağı üretiminde de dünya birincisiydi.  Deposundaki birikmiş soya yağlarını da Türkiye satın aldı… Bu yağlarla, ABD’nin yardımıyla kurulan ilk margarin yağı fabrikasında margarin ürettik. Bütün bunlar “yardım” adı altında yapıldı ancak tümü yalandı. Hepsini kendi paramızla satın aldık; nasıl mı? Borçlandırılarak… Önce kendi paramızla, sonra da dövizle…

DP iktidarında iktisadi alanda köklü değişiklikler yapıldı. Tabii, tüm bu değişikliklerin mimarı ABD ile yapılan ikili anlaşmalardı. Bu dönemde ABD’li heyetler Türkiye’de cirit atıyorlardı. DP’nin omzunu sıvazlayıp istedikleri imzaları alıp gidiyorlardı. DP iktidarı, ABD ne derse emir telakki ediyordu. 1955-1958 yılları arasında bir dizi “tarım anlaşmaları” imzalandı. ABD elindeki ihtiyaç fazlası tarım stoklarını; buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, tereyağı, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı gibi tarım ürünlerini “gıda yardımı” maskesi altında “hibe gibi ucuza” sattı. ABD tarım ürünleri sıfır vergi ile Türkiye’ye giriyordu.

1956’da ABD, Türkiye’nin zeytinyağı ihracatını yılda 10 bin ton, (sonrasında da 6 bin 400 ton) ile sınırlandırdı. Eğer bu sınırı aşarsak aştığımız miktar kadar ABD’ den nebati yağ almak zorundaydık. Olay zeytinyağı ile sınırlı değildi; izinsiz buğday da ihraç edemiyorduk. Çünkü ABD bir kez tarımımızı ele geçirmiş; neyi ne kadar alıp satacağımızdan, neyi ne kadar üreteceğimize kadar tamamında söz sahibi olmuştu.

Anlayacağınız biz sarı öküzü ABD’ye teeeee 1945’lerden itibaren vermiştik bir kez…

Oysaki Mustafa Kemal Atatürk, zeytin tarımına çok önem veriyordu. 1929 yılında Yalova’da verdiği talimatla zeytincilik seferberliği başlatıldı. Konuk teknisyenlerle kurslar açıldı, genç ziraat mühendisleri eğitim için İtalya’ya gönderildi. 1937’de Bornova Zeytincilik Araştırma Enstitüsü kuruldu. Zeytin bahçesine bakmayan, bakımını yaptırmayan üreticilere cezalar getirildi. Günümüzde ise zeytin arazilerinin betona çevrilmesi girişimlerinin sonu gelmiyor. Atatürk’ün ölümünden iki buçuk ay sonra “özel zeytin kanunu” çıkarıldı. Zeytinciliğin hızla gelişmesi için hiçbir engel kalmamıştı. Tâ ki 1945’ler ve sonrasına kadar…

“Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkün olur” diyen Atatürk’ün gençliği, ABD’ nin gıda emperyalizmine karşı çıktı. Deniz Gezmiş’in başı çektiği öğrenci dernekleri 31 Ağustos 1967’de Marmara ve Ege bölgesinde 10 il, 40 köyü kapsayan zeytinyağı kampanyası başlattılar. On günlük gezilerinde sorunun asıl nedenlerini anlatarak halktan ürününe sahip çıkmasını istediler. Ancak, ülkesine sahip çıkarak emperyalizme baş kaldıran gençler “komünist” olmakla suçlanarak idam edildiler. Esasında ihanetin gerçek sahibi, gençlerin kalemini kıran teslimiyetçi zihniyetti… 

DP ile başlatılan zeytin ve zeytinyağı düşmanlığı hiç bitmedi. 1966 yılında destekleme alım kapsamına alındı, Özal döneminde destekleme kapsamından çıkarıldı. 1991 yılında yeniden destekleme kapsamına alındı, Çiller döneminde yeniden destekleme kapsamı dışında bırakıldı. 2002-2017 yılları arasında Meclis’e tam yedi kez zeytin konusunda yasa teklifi getirildi. Hepsinin ortak özelliği zeytin ağaçlarının kesilmesine ilişkindi!

Bütün bu süreçte ABD lehine yapılan uygulamalar sonucunda Türkiye’de zeytin üretimi azaltılırken, doğal olarak ihracatı da azaldı. 2002 yılında 50 bin ton siyah zeytin ihracatı yapılırken bu rakam 12 bin tona kadar düştü. Bunda devlet teşviklerinin düşürülmesinin de payı vardı şüphesiz; otuz iki kooperatiften oluşan Tariş Zeytin ve Zeytinyağı Birliği ile sekiz kooperatiften oluşan Marmarabirlik’in alımları düşürüldü. Zeytinin anavatanı olan Mardin ve Kahramanmaraş’ta üretim tesisleri kapatıldı. Hatay’da ise bir tek üretim tesisi bulunuyor. Buna karşılık zeytinyağının yerini, ABD’ den ithal edilen, mısır ve soya yağları ile üretilen katı margarin yağları aldı. Doymuş yağ asidi içeren margarinin içinde domuz yağı olduğunu ve damar sertliği yaptığını da yıllar sonra öğrenecektik. Günümüzde mısır ve soya yağının yanına bir de palmiye yağı/palm yağı eklendi. 

Türkiye, hatalı tarım politikaları sonucunda dünyada hatırı sayılır bir yere sahip olduğu zeytin ve zeytinyağı üretiminde Suriye ve Fas’ın bile gerisine düştü. Zeytin üretimi az olunca zeytinyağı fiyatları fırladı. Dar gelirli vatandaş zeytinyağı yerine margarin ve ayçiçeği yağı tüketmeye başladı. Ancak aynı oyun ne yazık ki ayçiçeği üretiminde de sergilendi.

Ayçiçeğinin hikâyesini sonraki yazıya bırakalım. Türkünün geri kalanı neydi; “basma da fistan giyemem aman”! Basma deyince aklımıza ne gelir? Sümerbank… O’nun hikâyesini de üçüncü yazıya saklayalım.

Tülay Hergünlü – SMMM

 

Yararlanılan kaynak: Soner Yalçın, “Saklı Seçilmişler”, Kırmızı Kedi Yayınevi, Mart 2018